canımı yaktınızÖyle bir şey ki bu; hiçbir yer uzak değil… Her yer çok uzun sadece… Zaman kısa ve yetemiyorum… Bu denklemi çözemiyorum artık… Kibirlerinizden vazgeçin beyefendiler, kibirlerinizi terk edin hanımefendiler… Geçici bir telaş bu… Bir yanılgı… Oysa ufacık kelimelerle güldürebilirdiniz tüm insanlığı… Ve paylaşabilseydiniz sevgilerinizi, belki dünya yaşanılası bir cennete dönerdi… Ama olmadı… Olamazdı da zaten. Bu savaşları başlatan bizlerin, üç günlük dünyada cenneti hak edemeyecek kadar günahkâr olduğu ortadaydı. Bundandır ki mutsuz kılındık… Mutsuzluğa gebe toplumların çocuklarıydık…

Elim yandı… Yansın bırak… Canımı bu sıcak fırın yakmadı ki… Canımı sen yaktın. Canımı hep sen yakıyorsun zaten. Ben kendi canımı yakamayacak mıyım diye soruyorum kendi kendime. Diyorum ki: “Bir kere de ben yakayım şu canımı!” İnsanlar geliyor. İnsanlar gidiyor ve benim hep canım yanıyor. Ne canmış ulan! Canımı yakma özgürlüğü mü ilan etti devlet? Yoksa hoca fetva mı verdi; canımı yakmanın sevap olduğuna dair? Ben kimsenin canına kıyamazken; onlar, siz, sen benim canımı yakmak için kuyruk oluşturdunuz mahallenin sonuna dek… Beş vakitti namaz, yirmi beş vakit canım yakılıyordu. Tanrı’nın mı buyruğuydu yoksa?

Öyle gecelerden biriydi bu. Kimsesizliğimin çığlığını işitiyordum. Odamın kapısı açık ve odam soğuktu. Annemin telefondaki sesi telaşlı ve merak doluydu. İyiliğimi merak ediyordu. Ve ben hiç iyi olamayacağımı biliyordum. Türlü telaşlara savurup attığım yaşamım, henüz çocukken savrulmuştu ülkenin dört köşesine. Bunun eksikliğini ve bunun fazlalığını hep taşıdım üzerimde. Ama gariptir ki; eksiklikler de fazlalıklar kadar ağır bir yük oldu bedenime… Ben taşımanın güçlüğüyle delirdim. Deliliğin kederiyle yazdım. Defalarca tekrar eden bir döngüde, kendi iç telaşlarımı yazdım. Sonra bir gün sarhoş olmanın büyüsüyle sevdim ve yanıldım. İlk yanılgım olmayacaktı bu tabi ki de!

Onca düştükten sonra -dizlerimin kabukları iyileşip de koşmaya başladığım zamandan bahsediyorum- bir kere daha çelme taktı hayat… Bir kere daha, bir kere daha… Çamura saplandı bileğim. Burnumu mermere vurdum. Yüreğim yere; ışık hızından 10 kat daha fazla hızla çarptı durdu, çarptı durdu, çarptı durdu… Ve bir süre sonra durmadı, atmaya devam etti… Kan ve pisliğe batmış yüreğim bir delikanlı edasıyla kalktı ayağa. Dimdik, çakı gibi bir delikanlı… Yenilmiş bir delikanlı… Dayak yemiş, hırpalanmış, yağmalanmış bir yenik gibi… Delikanlı gibi…

İstenilen, istenildiği gibi olmuyor şu hayatta. Bir şeylerin-öyle gerekli bir şeylerin- noksanlığıyla serpiliyoruz. En büyük eksiklikse sevgi… Sevgisiz doğumlar yapıyoruz, sevgisiz birlikteliklerin içinde var oluyoruz… Kederleniyorum. Dertleniyorum. Dalgalı bir denizin içindeki bir sal gibi savruluyorum oradan oraya… Bilmediğim ülkelerin, bilmediğim dillerindeki şarkılarında buluyorum eksikliğimi… İçimin sızladığı türkülerle ağlıyorum. Ve kaybediyorum. Canım yanıyor. Bendeki değeri söküp atmayı becerebiliyor insanlar… En yakının vuruyor ilk tokadı. Diyor ki: “hayat senin hayallerinden ibaret değil. Bak bu para, bak bu mülk bak bu şan şöhret!” Böyle anlarda midem bulanıyor.  Gözüm yaşarıyor ve bir mezar kazıyorum ruhumun, kalbimin merkezine… Gömüyorum ağır ağır, bencil cesetlerini… Ben hiç sevmedim bencilliğinizi… Ben hiç bilmedim dünyayı böylesine… Orta yerinde tıkanıp kaldım hayatın… Sahte gülüşleriniz ve sözde sevgilerinize aldandım… Ağır geldi… Ağırdı taşımam için… Beni kandırabilirsiniz. Basittir bu. Ama nasıl? Sorarım size, kendinizi nasıl kandırıyorsunuz? Nasıl inanabiliyorsunuz tüm bu yalanlara? Bunca rezaleti nasıl görmezden geliyorsunuz? Yalan aşkların, modern Leyla ve Mecnun’ları… Yazık ettiniz bu cennete. Ve şimdi mahvolmaya adım adım giderken, ben sadece yazıyor olacağım… Acı bir sonu…

Canımı yaktınız ulan, çok acıyor!!