Duvarın pürüzüne aldırış etmeden, çerçeveyi gözüme hoş gelecek bir şekilde astım. Çerçevenin içindeki fotoğraf; hiç tanımadığım ve özgürlüğünü henüz yitirmemiş bir çocuğun fotoğrafıydı. Koşmak, nedense özgürlüğü çağrıştırıyor zihnimde. Koşarken, sanki kimse engel olamayacak… Ama artık çocuklar dışında kimse koşmuyor! Kimsenin koşmaya dermanı kalmamış. Duvarın pürüzüne aldırış etmeden, çerçevenin içindeki fotoğrafı izledim bir süre…

Sustum. Sonra her şey bildiği gibi okundu. Herkes, saçma sapan hikayelerin peşinde savruldu. Ben ise sustum. Bir kere susunca insan, zamanın da farkına varamıyor. Kana kana içtiğimiz kan, öldürmek için bilediğimiz bıçak ve çeşit çeşit savaş hileleri… İnsanlığın temel özeti bu! Tam bir yıkım! Doğanın dengesiz çocukları, zihinleri alt üst ettiğinden beri; bütün gülümsemeler usta bir hilekarın elinden çıkmış gibi…

Bir süre, ayak uydurmaya çabalıyor insan… Sonra inanmış gibi yapıyor. Çünkü inandığı yalanların, doğru olması çok önemli. Tutunduğu tek gerçek bu… Gözleriyle görse de gerçeği, yalana sığınıyor hemen. Gerçekler, tutarlı bir hüzne boğuyor yaşamını… Tutarlı bir hüzün de, kurumasına neden oluyor gözpınarlarının… Ağlamak istemiyorsun. Ağlamak yalnızlığını hatırlatıyor ve kahrolası vicdanını da bir kenara bırakamıyorsun. O vicdan ki, zalimin kurduğu pusulara meydan okuyor. Seni, sokağın içinden gelip geçen diğerlerinden farklı kılıyor. Farklılığın, o kalabalıkça fark edilmiyor. Ama sen ve senin gibiler tanıyorsunuz birbirinizi… Selamlamasanız da, göz ucuyla ortak oluyor yoksunluğunuz…

Garip… Öyle ya da böyle geçiyor zaman. Yani geriye dönüp baktığımda; geçip giden bir hayatın izdüşümü çıkıyor karşıma… Sanki hiç yaşanmamış da, özet geçilen bir film gibi… Ama tüm anlar bana dair. Geçip giden tüm insanlar, şehirler, hikayeler; hepsi benim ellerimden kaymış, gözümden düşmüş, gönlümden çıkmış ve kalbimi kırmış… Şimdilerde; ne adını anıyorum kırgınlıklarımın, ne de gözyaşı döküyorum! Çünkü insan, bir süre sonra akacak tüm yaşları akıtıyor gözünden. Olmayacak şeylerin olduğu, bitmeyecek günlerin bittiği bir hikaye bu. Sağ kalmayacağını bile bile zulmün ortağı, fikrinin babası, silahın dostu olabiliyor insan. Anlamadığın, bu kötülüğün nedeni…

Gelip geçerken bu sokaktan, düşünü kurduğun tek şey bir ormanda dolanmak sadece… Gökdelenlerin gölgesinde, modern zulmün çaresiz bir tutsağı gibisin. Hayalin, hiç gerçekleşmeyecek. Akıp giden su gibi, süzüleceksin tarihin ortasından… Tarih kitapları, adını hiçbir olayın başlangıç noktasına yazmayacak. Tarihçiler; zaferlerin ve yıkımların akbabalığını yapamaya devam edecek. Ses verdiğin tüm şarkılar unutulacak… Buna rağmen, sana reva görülen bir öğle arasında hızlıca tüketiyorsun önündeki yemeği. Patronun tatmin olmuyor hiçbir kârlı anlaşmadan. Didinip duruyorsun, vaat edilen primlerin için. Sonu gelmez bir beklenti, durdurulmaz bir döngü bu…

Duvarın pürüzüne aldırış etmeden, çerçeveyi gözüme hoş gelecek bir şekilde astım. Çerçevenin içindeki fotoğraf; hiç tanımadığım ve özgürlüğünü henüz yitirmemiş bir çocuğun fotoğrafıydı. Koşmak, nedense özgürlüğü çağrıştırıyor zihnimde. Koşarken, sanki kimse engel olamayacak… Ama artık çocuklar dışında kimse koşmuyor! Kimsenin koşmaya dermanı kalmamış. Duvarın pürüzüne aldırış etmeden, çerçevenin içindeki fotoğrafı izledim bir süre… Ellerimde yılların birikimi, gözlerim gördüklerinin yorgunu…

KorsanKalem 05.04.17 02.40


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir