Screenshot_12Birden bastıran yağmur, toprağın kokusunu dalga dalga yaydı. Bu koku özgürlüğün kokusuydu kanımca. Bu koku temizliğin kokusuydu. Yağmur dinince ıslak sokaklarda yürüdük bir süre. Bana kalsa yağmur başladığı andan itibaren çıkmalıydık, içerisinde oturduğumuz kafeden. . Ama yanımda buna cesaret edebilecek kimse yoktu. Cesur olmak budalalıktı bu yüzyılda. Herkes her şeyden korkar olmuştu ve belki de yeni moda buydu, kim bilir? Islak ve tertemiz sokaklarda kirli insanlar olarak yürüyorduk. Kirlenmiştik ve bu kiri arındıracak hiçbir su bulunmuyordu yeryüzünde. Gönüllerimizi paslı çivilerle delmiştik ve tetanos olmuştu ruhlarımız. Doğarken kesmişlerdi kanatlarımızı, haykırmıştık daha ilk solukta.. Belki de ilk ve son özgür çığlımızdı bu.. Belki de hiç doğmamalıydık. Kokuşmuş bir evrensel kültürün ve tarihin garip şahsiyetlerinin arasına giriverdik hemen.. Büyüdük, büyütüldük.. Büyüttü bizi hayat.. Çok sevdiğimiz okulların zehriyle uyutulduk. Ve adi kararnamelerle şekil verdiler yolculuğumuza.. Yasaklı yollara da mayın döşediler. Ölürken, öldürülürken gıkımız bile çıkmadı.. Oysa doğarken her şeye inat haykırmıştık..

Herkes mutluluğun peşinden koşuyor. Ama basit bir araştırma yapılsa mutluluğu kimse tanımlayamıyor. Herkesin gözüne farklı bir şey geliyor mutluluk denildiğinde.. Bir sürü insan ve bir sürü mutluluk tanımı.. Mutsuzluğu ise karanlık cümlelerle betimliyor insanlar. Mutluluğun tanımındaki cıvıl cıvıl bakışlar, yerini kedere bırakıyor. Oysa herkesin mutluluk tanımı olduğu gibi mutsuzluk tanımı da bulunuyor. Yaşamın güzelliklerini bir kenara bırakan günümüz insanı, iki duvar arasında sözde mutluluk için mesai yapıyor. Yüzlerce telefonla konuşup, binlerce iş bağlıyorlar. Para mutluluğu satın alamıyor ne yazık ki. Geçici hevesleri ve maddi geri dönüşleri mutlulukla eşdeğer gören ahmaklara bunu anlatmak çok güç ama parayla adam olunmuyor!

Bir yaz yağmurunun hazzına varamayanlar ıskalamıştır hayatı. Bir çocuğun gülümsemesine eşlik edemeyenler kaybetmiştir çoktan. Bok çuvalı gibidirler; katı ve hareketsiz! Duygu yoktur orada, ruh ayrılmıştır çoktan.. Ve tüm bu eksiklikleriyle, ekseni kaymış bir dünyada yaşamlarını sürdürüp, sürekli şikayet ederler mutsuzluktan yana. Oysa onlar başlı başına birer mutsuzluk kaynağıdır dünyanın. Bu insanlar her yerdedirler. Komşularımızın arasında, okulda öğretmenlerden, yolda aynı kaldırımı paylaştığımız sıradan insanlardan en az birisi, bu şekilde mutsuzluk dağıtım görevini layıkıyla yapmaktadırlar. Mutluluk bir ömür sürmez aslına bakılırsa. Anlar vardır, yakalamak zorunda olduğumuz. O anların peşinden koşarak, önünde sonunda mutlu olunacaktır. Mutsuzluğun yanında mutluluğun da var olduğunun ayrımına varabilir ve çok büyük şeyler beklemediğimiz sürece sıradan bir yaşam standardını yakalayabilirdik.

Görmek gerekti öncelikle. Hiçbir şeye göz yummadan, her bir şeyi görebilmek gerekti. Gördükten sonra acı çekiyordu insan. Başka insanların, başka dünyaların acılarını yüreğinde ısıtıyordu.. Ellerinin arasına alıyordu tüm gerçekliğiyle acıyı. Ve paylaşıyordu mazlum dünyaların gözyaşlarını.. Okumak gerekti sonra. Zira yetmiyordu görmek. Ve her şeyi göremiyordu insan. Başka görenlerin gözlerinden bakmak gerekti. Okudukça daha iyi anlıyordu ve daha iyi görüyordu. Duvarlar saydamlaşıyor ve duvarların ardında yaşanılanların gerçekliğine tanıklık ediyordu. Geceler boyunca hiç tanışmadığı insanların kederiyle ağlıyordu.. Boş veremiyordu, kendi yoluna gidemiyordu. Biliyordu ki, o yolların altında katledilen cesetler yatıyordu..

Bizler türlü sokakların kıvrımlarına savurduğumuz özlerimizden çok uzakta, türlü karmaşanın ve türlü özlemlerin yoksunluğunda kalakaldık! Nihayetinde attığımız her adım bir diğerine takıldı. Her adımda yere kapaklandık. Nasır tuttu yüzlerimiz, yaralarımız yüz yıllık kabuklar bağladı. Ve durmadan irin aktı içimizden. Sizi çok sevebilirdim canım efendim. Sizi başımın üstünde taşıyabilirdim. Kalbimi kırdınız.. Gözüm gibi baktım size ben, gözümüzü oydunuz parmaklarınızla.. Bu topraklarda filizlenecekti tüm bu ağaçlar. Talan ettiniz ormanı.. Tüm çocuklar gülümseyecekti. Katlettiniz küçücük çocukları.. Beyim, bizi berbat ettiniz! Bertaraf ettiniz gönüllerimizi.. Koşum takımlarını yükleyip sırtımıza, esir ettiniz.. Bacası tütmeyen evlerde kaldı hayallerimiz. Yıkık duvarlardadır hala parmak izlerimiz. Aşklarımız, kanlı hançerlerle kazınmıştır kara toprağa ve siz beyim, siz var oldukça hep aynı süregelecek kader çizgilerimiz.. Silinmeyecek gözyaşları ve dinmeyecek acılarımız..

Geceler boyunca bizleri bu karanlık kedere sürükleyen sistemin içinde var olup, en ufak karşı koymayışımızın ezikliği altında yaşıyoruz çok şükür.. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş oluyor her şeyin farkına vardığımızda. Sonra türlü belalar geliyor ardın sıra.. Hesap uymuyor çarşıya ve evdeki her şeyin ne kadar az olduğunun farkına varıyorsun bir süre sonra.. Dolapta birkaç yumurta, birkaç koltuk salonda ve bir başına oturmuş aynada kendine bakıyorsun. Aynanın köşelerinin sırı kaçmış.. Tadın tuzun yok ve yüzün garip bir hal almış yılların hükmüyle.. Tükendiğinin farkındasın ve çaren yok; etrafın kuşatılmış. Çocukluğunun düşleri eski tahta kutulara tıkıştırılıp hatırlanmamak üzere depolara kaldırılmış. Belki de bir fare tarafından kemirilmiş geçmişin hikayeleri.. Aslında ayaklar altında çiğnenmiş.  Ve çiğnenmekte belki de hala..

 KorsanKalem 03.06 22.07.2014