kuşların canı

Akdeniz’in sıcak ikliminde, soğutulmuş bir odada, terli eller, üstte tişört, altta boxer, türlü bunalımlarla savrulan bir ruh hali ve Yavuz Çetin’in “Dünya”sı eşliğinde bir seremoni olarak tuşlamaktayım okuduğunuz metni. Bir yazarın bağımlısı olduğu en önemli şeyin yazmak olduğunu bildiğim halde, gündelik parçalanışlarımı bir araya getirememenin bir cezası olarak da tutukluk yapmış durumdayım. Hani o savaş meydanlarında karşılıklı iki askerin silahının aynı anda tutukluk yapması gibi, elime ne geçerse üzerinize fırlatmaya çalışıyorum!

Geceye notlar düşmeye 2011 yılında başlamışım. Şimdilerde ise bu süreç her seneye bir not haline dönüşmüş. Belki de artık “seneye düşülen notlar”a çevirmenin vakti gelmiştir… Çok önemli değil. Çok önem vermiyorum. Çok önem verecek çokça şey de yok bu hayatta! Güzelliğe değer katan birkaç şey dışında koca bir boşluk burası; dünya… Gelip geçilen bu yerde, başarının göreceliği üzerine dönüp duruyoruz. Herkesin çarşaf çarşaf planları var. Başarısız olunacak planlar, başarılması güç planlar, boş verilesi planlar, gözden düşen planlar, falanlar filanlar…

Koca bir dert yükünün altında geldim bu günlere. Değer verdiğim onlarca şeyin, üstünden buldozerlerle geçseler de bir gün filizlenecek olan umudun peşinden koşmak, ona tutunmak güçlü kıldı yüreğimi. Ama düzensiz işleyen her şey gibi; yazmanın, okumanın, bir değer yaratmanın da tutarlı bir düzene ihtiyacı olduğunu kabul etmem gerekiyor. Bir de sırf ben inanıyorum diye, insanların aynı umuda tutunmasını beklemenin çok aciz ve acınası bir yanı olduğunu keşfettim. Aynı masada oturmak, aynı değerleri benimsemeye yetmiyor… Herkesin kendi dünyası, gerçekleştirmesi gereken kendi gerçekliği var. Bir araya gelip bir değer yaratmayı da kimse umursamıyor!

Dersler alındıkça, yeni sınıflara yükseliyoruz. Her sene bir üst sınıfta harcıyoruz umutlarımızı. Sonra birileri bir şeyleri yolunda gittiği için sınıf atlıyor, hatta bir daha derslere bile girmiyor. İşte o vakit dünyanın en zirvesindekilerin ahkam kesişlerini seyrediyoruz orada burada. En iyisini bilen, en yüce değerlere sahip, eşsiz bakış açıları, masalsı yaşamlarıyla her paylaşımlarında suratımıza indirilen tokatlar olup çıkıyorlar. Bizse çöküyoruz. Usul usul hayalini kurduğumuz şeylerin kıyısından köşesinden kırpmaya başlıyoruz. Her kırpışımız daha da küçültüyor dünyamızı. Her gün için için ölüyoruz.

Ne yapmalı, ne etmeli bilmiyorum! Ama bodoslama dalacağım bunu biliyorum. İki yüzlü dünyanızın mezesi olmak değil niyetim. Küçük kavgalarınızın saflarını tutmayacağım. Düşene bir tekme atmayacağım tabi! Ama güvenemediğimin dostu da olmayacağım! Bunun için en ufak bir çaba dahi göstermeyeceğim!

Herkes en kötüsünü, en boktanını görüp eleştiriyor. Bir tanesi de çözüm için yüreğini ortaya koyamıyor! Çözümü için savaşmayacağım hiçbir şeyi günlük safsatalarda ağzıma meze etmeyeceğim artık! Dünya yangınını söndürecek güce sahip falan değilim. Toplumların çoğunluğunun da böyle bir derdi yok! Biz laf aralarında psikolojik çöküntülerimize derinlik katarken, birileri dünyanın şahdamarında vals yapıyor!

Niye bu kadar coşkuluyum? Niye bu kadar yaralayıcıyım? İnanın anlatmaya mecalim yok… Beni anlayanlar, birkaç candan öteye gitmez… Onların dışında derde ortak olacak kimse de bulunmaz… Eskiden her hafta bir iki yazı paylaştığım şu siteyi kapatsam, dönüp bir Allah’ın kulu da sormaz… Biliyorum, anlıyorum, zaman yok, hayat kısa, kuşların da canını yaktılar…


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir