Işıltılarını saçarak kaldırımda yürüyen küçük kıza inat; çekilmez bir soğuğun ilk demlerinin esirliğinde sürüklenir buluyorum kendimi.. Darmadağınık evlerin bacalarından çıkan hüzün göğe yükseliyor… Ve kimsesizler yurdunda uyku vakti gelip, geçiyor.. Uyumuyor çocuklar, belki de yarının bir farkı olmayacağını bildiklerinden..

            Göz yumulan her gecede, binlerce rezilliğin döndüğü yüzlerce şehrin ışıkları, olabildiğine parlak ve gösteriş yarışlarındaymışçasına -onların deyimiyle- enfes… Arka sokakların o pis, o is kokan kaldırımlarında ise tezatlıklar yaşanmakta.. Geriye itilmişlerin, kenara süpürülmüşlerin var olduğunu bilerek gülmek ne fena!

            Tüm  güzelliklerin, tüm çirkinliklerin, tüm temizin, tüm pisin üzerine bembeyaz bir örtü sermişti doğa.. Eşsiz manzaraların soğukluğunda, küçüklüğümüzün o heyecan dolu anları beliriyor birden.. Eldivenlerimiz ıslanana ve soğuğu kemiklerimizde hissedene dek oynadığımız o kar oyunlarındaki gülüşlerimizden eser yok artık.. Hasta olacağımızı bile bile yuvarlanırken ve kayarken buzun üzerinde, ya da bir kartopu savaşı esnasında; hiç kafamızı yormazdık yarınların getirecekleri üzerine..

            Herkes aynı hayalleri kuruyordu.. Herkes aynı düşleri görüyordu.. Bir valizin içinde tomarla para bulacaktık ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.. Fiyakalı yaşanacaktı.. Televizyon programlarının kallavi konukları arasında yer edinilecekti.. Son model hayatların, son modelleriyle takılınacaktı.. Ve eski köhne mahalleye hiç uğranmayacaktı.. Çok katlı rezidansların yalnız kovboylarının düşünü güdüyorduk.. Türlü fırıldakların döndüğü bu dönek dünyanın, beyefendiliğine soyunacaktık..

            Yani demem o ki bilader, boktanlık ve hayallerin renksizliğinde yaşam savaşını kaybetmek üzereyim.. Rüzgarlar fırtınaya dönüşüyor içimde.. Ve bu kasırgaların o muhteşem hortumlarında savruluyorum.. Ağaçlar köklerinden sökülüyor ve yerin altındaki iskeletleri kalmış cesetlerin göğe yükselişine ortak oluyorum.. Ölmüyorum, veyahut ölemiyorum.. Ama bir gemi hareket ediyor sabaha karşı.. İçimden,yüreğimden; öteki dünyalara.. Güneşin kızıllığına doğru yön veriyor kaptan..

            Bazı insanlar kızgınlıklarını camlardan, aynalardan çıkarıyor.. Ki, kesilen bileklerinin ardından dehşete düşülüyor.. Kan kaybı mı önemli yoksa benliğin kaybı mı? Bilemiyorum.. Ama birilerinin intiharı seçmiş olması bile bazen mantıklı geliyor.. Yavuz ÇETİN’İN Yaşamak İstemem Artık Aranızda şarkısının üzerine, ne yapması beklenebilirdi ki! Murat KEKİLİ, Bu Akşam Ölürüm dedi ama ölemedi.. Onun şarkısıyla gaza gelip çok kişi öldü ama! Ölmenin bir anlam taşıdığı ya da taşımadığı birçok ortamda bulundum aslında.. Ve her iki duruma da anlam veremedim.. Ne için ölmek ve yaşamak?

            Bir cephenin savunuculuğuna düştük biz.. Bir intikamın alımına.. Bir davanın yılına daldık biz, bir savaşın haklılığına.. Ölümü seçmedik, seçtirildik çoğunlukla.. Elimize tutuşturdular bir silahı ve o öteki dediler işte.. Bu pis! Bu göt ve bu seni yok etmeden sen onu göm! Ve yatıp çimenlerin üzerine, gökyüzündeki yıldızları izlemeden büyüdük.. Sevmeden seviştik..  Noksanları bir süre sonra görmezden geldik ve yürüdük o cilalı kaldırımlarda..

            Boş vermiştik.. Manayı aramaktan vazgeçmiştik.. Sevgiyi katletmiştik çoğunlukla.. Ki sonra benimsediğimiz o somut soğuk yaşamın savunuculuğunu üstleniverdik.. Geldiğimiz, yükseldiğimiz konumlarda katı nemrut suratsızın biri oluverdik.. Bir sene önceki konumumuzla aynı olan insanların üstüydük artık.. Ve burnu havadılığımızı asalet saydık.. Oysa asillik sadece doğanın kendisinde vardı.. Bizler budala ve ahmaktık.. Sakladığımız, saklandığımız tek mevzu buydu işte..

KorsanKalem 00.20 04.02.2013

Kategoriler: Eskiler