Şarkıların, türkülerin eşliğinde yazdığım onlarca yazının temelinde anlattığı hikâye hiçlikti. Milyonlarca insanın yaşadığı ve hüküm sürdüğünü düşündüğü bu gezegen; aslında kocaman bir mezarlıktan ibaret! Tarihin en karanlık noktalarından, magazinin en güzide hoşluklarına, acımasız katillerden, beşikte katledilen bebeklere…, aklınıza kim gelirse; şu an üzerinde nefes aldığınız gezegenin bir köşesinde toprağın bileşenleriyle içli dışlı muhabbete giriştiği konusunda hemfikiriz. Düşünsenize Adolf Hitler’in parçaları Josef Stalin’inkilerle bir yerlerde buluşup kapışıyorlar mıdır? Sanmam… Ama yıkımların, katliamların, kaosların her biri o toprağın altındakilerin ellerinden çıktı, bu kesin!

Şimdi yine yıkımlar, kaoslar, savaşlar var. Yani pek bir şey değişmedi. Yine birbirimizi yemekte üstümüze yok! Bir aslanın, karnını doyurmak için avlandığı doğallıktan çok uzak bizim vahşi doğamız! Sonunu büyük bir hırsla hazırlayan başka bir canlı çeşidi daha var mıdır bilemiyorum! Bu yok oluşun, önüne bir engel de koyamıyorum. Elimden ne geliyor? Hiç…

İnsanın hayatı, kafasının içi, çevresi, dünyası hiçlerle çevrilince; haliyle çıkış yolları arıyor. Fakat kurallar kesin! Dünya, o eski dünya da değil. Yani kafanı kaldırsan indiriveriyorlar. Adeta tokmak oyununun birer oyuncuları gibiyiz…

Hiçlik çağının rezilliklerini, yenilgilerini falan anlatmak değil niyetim. Zaten her birini biliyorsunuz. Bilip de bilmezden gelmek vicdanınızla alakalı. Ha diyebilirsiniz; “Daha demin elinden hiçbir şeyin gelmediğini söyledin!” diye… Evet; çünkü elimi kırdınız benim. Gönlümü oydunuz, gözüm görmez oldu çektiğiniz mıhtan sonra! Omzumu kesip atmasaydınız ve vermeseydiniz bacaklarımı cellatlara; çabalardım… Bu aymazlığa, bu şanssızlığa atacak bir yumruğum olurdu. Şimdi diğer elimi kaldırsam, biliyorum yine sizler kıracaksınız o eli de! Korkaksınız çünkü! Korkunuz, katı bir bakış açısı inşa etmiş benliğinize. Empatiyi katletmişsiniz çoktan. Vicdanınızı mı susturdunuz, yoksa vicdanınızın sesini duyması gereken kalbinizi kuruttunuz bilemiyorum. Aslında bilmek de istemiyorum. Ak pak giysilerinizden tiksiniyorum!

Bana sorarsanız herkesin son hamlesi kaldı bu oyunda. Defolup gideceğiz! Ya toprak altına ya da toprağın üstünde hâlâ saflığını yitirmemiş kuytu köşelere… Yeniden temelini dikeceğiz medeniyetin. Bu sefer kendi kurallarımız olacak. Ama kurallar güç sahiplerinden yana olmayacak bu kez! Haklı olan hakkını almadıkça, umut filizlenmez çünkü! Çocuklarımızı iyi bir dünya düşüne inandıracağız. Hayalleri olacak. Hayalleri olmayan çocuklar, bu dünyayı iyileştiremezler…

Kabuğuna sığınan bir kaplumbağaya ne kadar özeniyorum bir bilseniz… Masmavi bir deniz düşü kuruyorum. Uzakta bir yerde, sevdiğim kadınla kurduğumuz çiftlikteki hayalimi ve yazdığım, yazacağım kitaplarımı… Belki bir cümle yetecek her şey için… Bir cümle canına okuyacak tüm kötülüklerin. Ya da sevgimiz, ibreti alem için meydan okuyacak milyon dolarlık hayatların acınası anlarına! Bilemeyiz… Günler, ardın sıra akıp giderken; yağmur hiç olmadık bir anda yağabilir… Kar fırtınası çıkabilir… Üzerinde gezindiğimiz mezarlık, tir tir titreyip kocaman gökdelenleri içine alabilir… Bilemeyiz, her şeyin üstesinden gelinebilir. Yazılan tüm kötü senaryolar, kaybedebilir. Olası… Her kötü günün bittiği bir dünyada yaşıyoruz. Belki yarın iyi bir gün başlayacak ve domino taşları gibi yayılacak iyilik; bilemeyiz…

Umudu yaşat, yaşamın umudu ol…

KorsanKalem 11.12.17 02.02


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir