Beynimden bir sıcaklık akıyordu.. Yer çekiminin etkisiyle burnuma kadar gelen kan, burun deliğimden aşağıya damlamaya başladı.. İlk o an ölüm gerçeğinin farkına vardım..  Bedenim iflasın eşiğindeydi.. Çok gülemiyordum ve somut bir şey yoktu gülecek…

                Doktorum hayalperestti.. Ve beni de motive etmek istiyordu.. Ben ise ranzaların soğuk demirlerine sarılıyordum.. Üşüdüğüm gecelerde, alevlenen bedenim ve titremelerim.. Yoruyordu.. Hafızamı yitiriyordum.. Aklımı yitiriyordum.. Arayıp halimi hatırımı soran arkadaşlarım günden güne azalıyordu.. Ve arayanlar da eski heyecanını yitirmişlerdi.. Kızamazdım onlara.. Ben de çoktan kaybetmiştim ümidimi..

                Beyaz çarşaflar seriliydi yataklara.. Ama; kıyıda köşede, bir önceki ölülerin kan ve irin izleri kalırdı hep.. Bir çarşafta kaç kişi ölebilirdi? Salyamız akıyordu, kanımız, iltihaplarımız akıyordu çarşafın üzerine.. Boşaldığımız oluyordu, işeyenler ve altına sıçanlar vardı.. Bunları ziyaretçilerime anlattığımda, iğreniyorlardı benden.. Oysa bir gün buraya düştüklerinde aynı şeyleri yaşayacaklardı.. Şimdilik temiz ve hastalıksızlığın gücüyle yaşadıklarımdan iğreniyorlardı sadece.. Ben ise onlar için iyi dilekler diliyordum..  Benim kanamam ve kusmam dışında bir sıkıntı yoktu aslında.. Ama bu bile ağır geliyordu hasta bakıcılara..

                Her gün dolanıyordum hastane içinde.. İnsanlara elimden geldiğince yardım ediyordum.. Kimsenin umurunda değildi bu.. Ama yardım ettiğim insanlar en azından mutluydular..  Ya da yüzüme gülüyorlardı.. Ama o anlarda kendimi bir halt zannediyor ve daha çok dolanıyordum yardım için.. Acizliğimi belki de böyle unutuyordum…

                Bir amca geldi o gün.. Mavi kasketli, kapanmayan ağızlı bir amca.. Ağzını cidden kapatamıyordu..Heyecanlıydı.. Onun yaşında bunca ceremeyi çekip gelmezdim hastaneye.. Ne işim vardı, ölürdüm de gitmezdim o yaşta hastaneye.. Kan ve idrar aldıkları bir yer vardı.. Herkes kan ve idrar vermek için oradaydı.. Önce sıra kağıdı almak gerekiyordu.. Bunun için bir robot üretmişlerdi.. Tuşuna bastığında sıradaki kağıdı veriyordu.. Adamın biri bastı.. Hafif kilolu esmer bir yapısı vardı.. Boynu yoktu, hiç boynu olmamıştı.. Gövdeye yapışmış bir kafadan ibaretti.. Robotun uzattığı kağıdın üzerinde 290 yazıyordu.. Sıra 190daydı o an.. “Yüz kişi var” deyip güldü ahmakça! Birçoğu gibi ahmaktı!

                Robot çok gizemli değildi. Bir tuşu ve küçük kare kağıdı verecek bir sistemdi altı üstü..  Ama çoğunlukla insanlar hiç anlamıyordu.. O kağıdı almak meseleydi.. Aldıktan sonra sıranın kendisine gelip gelmediğini de kontrol etmekten acizdi bir çoğu.. Cehaletlerine bir de heyecan kattıklarında komik oluyorlardı.. “Nereye basacağız, nereye basacağız..”

                Kan alan doktor ve hemşireler ruhsuzlaşmışlardı.. Önlerine oturanlarının insan olduklarını düşündüklerini sanmıyorum..Hangi doktor ve hemşire insancıl olabildi ki!  Kan alınan koltuklar iyiydi. Bordo renkte derimsi bir yapı ama deri değil.. Hoşuma gitmedi diyemem.. Ama hastaneye aitti.. Kaldığım odada olmasını dilerdim.. Bağdaş kurup kitap okumak ne hoş olurdu o koltukta.. Oysa şimdi o koltuklarda oturanlar, hangi hastalıkla cebelleştiğini öğrenmek için ilk adımı atmış bulunmaktaydılar.. Kan kırmızıydı.. Ve az çok anlaşılıyordu içimizde büyüyen şeyler.. Herkesin bildiği şey, ölüyorduk..

            Öğle arasında, yardım ettiğim herkesi görürdüm hastane kafeteryasında.. Hüzünlü olsalar da gülümserdi bakışlarımız… Bazen bir şeyler ısmarlarlardı.. Bir çay, poğaça ya da her neyse! Bir yerlerde ezilmiştik.. Bir şey olmuştu ve itilmiştik.. Biraz yuvarlanıp, sonra kanımız silmiştik duvarlara.. İşte duvarda kalan izimizin etkisiydi bu.. Orada kalmışlıktı bizimkisi.. Ve paylaştığımız masada, anlatırdık hikayelerimizi.. Genellikle mütevazi hüzünlerden ibaretti hikayelerimiz.. Kısa gülmelerin ardından gelen gözyaşları misali..

            Öğleden sonra da aynı koşuşturmacalarla doludur hastaneler.. Kesilip dikilen deneklerin, ölen ve morga taşınanların hikayesi anlatılır hep bu yerde.. Gözyaşları karışır kanlı pamukların arasına ve bir çığlık işitilir doğum odasından, umuda ya da hüzne bir çığlık, bir bebek doğar.. Acillerin heyecanını polikinliklerin sıradanlığı ve asık suratlı hastalıklarla doludur.. Röntgen odalarının gözün göremediği ışınlarının eşliğinde, aslında huzur arayanların trajikomik hikayesi yazılır her gün burada..

                Pis kokuyordu hastane.. Ölüm kokusu muydu bu? Ya da mikroplar böyle mi ayrımına vardırıyordu varlıklarını.. Ziyaretçi saatleri dolduğunda ve polikinlikler heyecanla kapandığında, nöbetçi heyet devraldığında hastaneyi; yalnızdır yatılı hastalar.. Gidenlerin ardından, yiten bir günün ardından bakakalır, pencere yanlarında.. Sesler yankılanır ve gün içinde duyumsamadığı sesleri işitir insan.. Mesela bir hemşire ne kadar çok konuşmaktadır.. Bir odada yaşlı bir hasta ağlarken, diğerinde iniltiler işitilmektedir.. Her inleyiş sızı olur kalplere.. Bir adam ölür.. Sedyede, üstü beyaz çarşafla örtülü geçirirler önümüzden.. Yapacak çok şey yoktur, akşam alınacak haplar ve ölüme bir adım daha atmak dışında.. Uyursun; belki de ölürsün..

KorsanKalem 14.11.12 21.59

Kategoriler: Eskiler