img-20161124-wa0006

Bana fısılda. Bana, beni hatırlat. Yoksa unuturum. Bir yıldız kayışında, bir yağmur damlasında ve belki de bir çocuk koşturuşunda… Bir yerlerde; evet hiç görmediğimiz, ayaklarımızın toprağına hiç basmadığı bir yerlerde yaşanıyor hayat. Ama çevremizde bir koku, bir korku var… Çevremiz mezarlıklarla kuşatılmış. Tabutlar saklı odalarımızda ve yaşamıyor artık bahçemizdeki çiçekler. Köpeğimiz zehirlenmiş, kedimizin ırzına geçilmiş.

‘Çok yazık, çok!’ diyor Halime Teyze. ‘Ne olacak bu memleketin hali?’ Tam onu dediği sırada, evden feryat figan balkona çıkıyor. Ne oldu demeye kalmadan; ‘Gitti, dağ gibi adam gitti. Yetişin komşular, kocam öldü!’ deyiveriyor… Mahalle her zamankinden daha kalabalık. Saygıdeğer bir adamdı Sadık Amca… Onca yıl postanede çalışmış, ama bir ev bile alamamış emekli ikramiyesiyle… Ölmeden önce de, o ay aldığı emekli maaşını bölüştürme derdindeymiş borçlara… Ne yaptın diye sorsan şu hayatta; borç ödedim mütemadiyen diye cevaplayanlar teşkilatındanım diyecektir. Ne yaptım bu hayatta, bu yaşıma kadar? Borç ödedim mütemadiyen… Ama bir boka da sahip olamadım. Sahip olmak da istemedim ya, orasını karıştırmamak gerektiğini söylüyor yetkililer. Oysa hayatımız çorbaya dönmüşken, yapılan anonsları dinleyen mi kaldı diye soruyor anketör ablalar. Ben dinlemiyorum açıkçası. Çünkü burnuma kötü kokular gelirken, kulaklarım duymaz oluyor. Mesela ben her gün, sokakta yürürken acaba ne zaman öleceğim diye düşünmekten, gireceğim sokakları karıştırıyorum. Bak bunun yararı yok demeyin, tamam usul usul delirmekteyim ama bir yandan da fazla yürüyerek kilo veriyorum. Yakında evin beş kilometre ötesindeki bitpazarından taşıdığım ikinci el eşyalar sayesinde de kas da yaparım. Bak gör o vakit şeklimi… Delirdim iyicene…

Düşünüyorum da, Sadık Amca’nın cenazesine katılmadan aradan kaçmalıyım. Böyle kederli şeyleri kaldıramıyorum. Hala cenaze namazlarına katılan insanların ruh hallerini de anlayamıyorum. O kadar çok ölüm, o kadar çok yıkım karşısında; nasıl olurda bu sessiz kalabalık birlik olup, yeni bir tabutu daha omuzlarına alabilirler? Kahvede herkes yine aynı yerinde oturuyor. Sadık Amca, kahveye takılmadığından bizimkiler de zahmet edip cenazeye katılmamışlar anlayacağınız. Ama geçenlerde Recep Dayı ölünce kaç saat kahve kapalıydı. Ee yılların okey üstadını uğurlamamak olmazdı. Bir ara kalabalık içinden Mahir Abi’nin sesini işittim. ‘E şimdi kim oturacak bizim masaya?’ Koyun, kasap olayı olarak bakmayın. Bazı sorular hayat memat meselesidir bu topraklarda. Çünkü ölen ölür, kalan saplar bizimdir! Giden büyük kayıptır ama, gelen de iyidir hani. O yüzden herkesin üzeri örtülebilir, herkes unutulmaktadır bir şekilde… Vicdanını kaybetmiş insanların, vicdansızca yok ettiği bir yerdir burası. Paran varsa çok şeysindir de, paran yoksa hiçbir şey olamazsın. Herkes bilir bunu. Ayakkabısı delik çocuğun gözlerinden kaçar babalar! Anneler yarım kaşık alır yemekten, ekmeği katık eder çocuklarından habersiz. Üşüyen her el, başka ellere mahcubiyet duyar. Yaşanacak ne beter şey varsa yaşadı insanlık. Bundan beteri de olmaz dediğin gün, ecelin gelmiştir. Ölürsün, üstünü örtmeyi, yerini almayı bekleyen milyonlarcası bulunur…

Bana fısılda. Bana, beni hatırlat. Yoksa unuturum. Bir yıldız kayışında, bir yağmur damlasında ve belki de bir çocuk koşturuşunda… Bir yerlerde; evet hiç görmediğimiz bir yerlerde…

Kategoriler: Eskiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir