Gün boyu bilgisayarın başında türlü türlü insanın,  çeşit çeşit tatminsizliklerini sahte nezaket içinde ve sesine yansımış o pis bıkkınlığınla savuşturmak ne güç bela bir haldir? Yan masandaki orospu kılıklıyı, sabah gelirken ve akşam giderken görmek ne saçma.. İçtiğim kahvelerin bir gölü doldurabileceği düşüncesi.. Midem nasıl alıyor bu mayalı poğaçaları?.. İstediğim kahvaltıyı ne zaman yapabilirim? Ve ne zaman gülümserim çevreme?..  Ya da ne zaman aşka vakit ayırabilirim? Paralı ilişkilerde ne kadar tatminkarım? Ve bu ne kadar ahlaklı? Ve ahlaklılık ahmaklığını kimler, neden üstleniyor?

                Pis bir evde oturuyordum. Eski kırık dökük eşyalarım vardı.. Telefonum şarj tutmaz, eski bir markaydı.. Zaten hiç çalmazdı.. Neden taşırdım bilmiyordum.. Bildiğim tek şey, bir özlemdi.. Birileriyle samimi bir sohbet etmeyeli uzun süre olmuştu.. Kırık dökük eşyaların arasında, eski bir daktilo ve radyom vardı.. Hayatımın yegane yaşam kaynakları, hayata bağlanma veya hayattan sakınma araçları..Ve küf tutmuştu duvar.. Pencere tüm gün açıktı.. Ama o koku gitmek bilmiyordu.. Evde her şey çürüyordu.. Bir ekmek parçası hüviyetini kaybetmişti yerde.. Ve pek umursamıyordum, evde farelerle kedilerin müsabakalarını..

                Bir gardırop vardı.. Temiz ve korunaklı.. İçinde ise, 30 adet takım elbise, gömlek ve 10 adet kravat ve bir de kravat iğnesi vardı.. Aydan aya olan motivasyon toplantıları için.. Ne büyük, ne şerefli toplantılardır!! İnsan inanmayı seçtiğinde, kendini değerli hissediyor.. Sonra eve gidip de yalnız başına kaldığında, hıçkırıklara boğuluyor.. Temel prensip, ölmek.. Yaşamak ise sürünmek, bizim ahaliye.. Ama sürünmek için yaşayan sürüngenler olsak bile, gülümsemeyi bir kalkan gibi taşıyoruz yanımızda.. Adiliklere gülüyoruz.. Eksikliklere ve gaflete.. Bokun içindeki sıçanlardan bir farkımız var, o da üzerlerimizdeki takım elbiselerimiz.. Sabah o pis evden çıkarken ve akşam yorgun argın geri dönerken üzerimizde taşıdığımız o göstermelik üniforma.. Sahte mutluluk müsvetteleri gibi, yavan bir fiyaka..

                Pis şeylerden bahsediyordum daktiloma vurduğum her harfle.. Kirlilikten, pastan ve irinden.. Boktan bahsediyordum o sarı kokuşmuş kağıtlarda.. Bağırsaklarımızda düğümlenen mikroplardan dem vuruyordum.. Daha sonra, pompacı radyocuların o gırtlak hışırtısını dinliyordum.. Kederliydi çoğu gülüşleri.. Ve ben zaten gülemiyordum çoktandır..  Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri ise işte ayakta uyuyordum.. Ve patron milyonlarına milyon katarken, ben basur olmuş bir müşterinin minnacık beynine bir mucizeyi anlatıyordum.. Az daha adam peygamber olduğumu sanacaktı.. Hemen sonra, benden şikayetçi olduğunu söyledi.. Ahizeye üflemesini söyledim.. Umurumda bile değildi o an.. Hiçbir şey.. Ne patronun bizi ayakta düzmesi, ne hastalıklı müşterilerin şikayetleri, ne eğitim, ne küresel sermaye, ne o pis evim, ne de dünya… Hiçbiri umurumda bile değildi.. Gitmek duygusu belirir böyle zamanlarda.. Ki gecikmez o dürtü.. Kovulmuş olursunuz çoğunlukla.. Ya da kendiniz deviriverirsiniz masayı..

                Almadım hiçbir eşyamı.. Direk çıktım o kerhaneden.. Kendimi, ruhumu, her şeyimi temizlemeliydim.. Bir köprüde içmeye başladım.. Aldığım alkolün etkisiyle kendimden geçtim.. Uyandığımda, her şey aynıydı ve döndüm boktan bir yeni hayata.. Yeni bir iş bulmalıydım.. Yeni bir takım elbiseyle başlamalıydım.. Erken kalktım.. Ölmeyi hak ediyordum.. Ölmedim, ölmekten beter oldum bir ömür boyunca.. !

KorsanKalem 18.10.12  04.02

Kategoriler: Eskiler