20140614_111932

 

“Koşuyor altı yaşında bir oğlan, 
uçurtması geçiyor ağaçlardan,
siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.
Çocuklara kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin. “

 

                                                Nazım Hikmet

 

 *Gece uzayıp giden uyanıklığım ve ardından gündüze sarkan uykularımla; hayatımın en sorunlu, hayatımın en kederli günlerini yitiriyordum. Yitip yitmediklerini belki de hiç bilmeyeceğim. Ama dünyalar kadar pişmandım her andan.. Yaşamam için sebeplerim vardı ve yaşamak yürekliliğini ne olursa olsun üzerimde taşımaya yemin etmiştim. Oysa en basit şeydi bu zamanda ölmek..

Böyle bir gece vakti rastladım, instagram hesabımdaki bir paylaşıma.. Soma’ya gidiyordu gönüllüler.. Soma’lı çocukların yanına.. Koskoca bir gün bir sürü etkinlik düzenlenecek, toplanan yardımlar dağıtılacak ve çocukların hayatlarında geçirecekleri ilk babasız babalar günü öncesi, en azından bir gün de olsa (u)mutlu bir gün geçirmelerini sağlayacaktı tüm bu insanlar..

O heyecanı nerede olsa tanırım.. İnsan kalabilmiş herkes de bilir onu.. Ertesi sabah kalkmalıydım ve derhal Soma’ya doğru yol almalıydım. Nasıl gideceğim konusunda araştırmamı tamamlayıp, sırt çantamı hazırladım ve yattım yatağa.. Saat 4’dü ve telefonumda alarmı 6’ya kurup uyumaya koyuldum. Bir gün öncesi hastaneye kaldırıldığımı unutmuştum bile.. Ve hiç önemli değildi bu..

Sabah 07.16’da tren hareket etti Çiğli Garı’ndan.. Uzun zaman olmuştu trene binmeyeli.. Üç saat yolculuğun çoğunluğunu düşünerek geçirdim.. Yanımdan ağaçlar, evler ve zaman geçiyordu.. Hayatın anlamını sorguladım, zamanın geçtiğini bile bile insanların nasıl bencilliklerini yenemediklerini düşündüm.. Hastanede yeni doğmuş bebekler görmüştüm.. Nasıl olur da o bebeklerin masum gülüşlerinin, sahte ve çıkarcı patron gülüşlerine dönüştüğünü anlamaya çalıştım.. Anlayamazdım.. Bir sokak çocuğunla göz göze geldiğinde ağlayan bir adamın, dünyanın kirli düzenini anlaması ve kabullenmesi imkansızdır!

Üç saatte dünya tarihinden girip, ülke talihsizliğinden çıktım.. Ve nihayet Soma’daydım.. Trenden indiğimde ciğerlerime çektiğim havayla kederlendim.. Her köşede afişler asılıydı.. Maden işçilerinin kederli siluetleri nereye baksam oradaydı.. Bir dolmuşla merkeze indim, oradan biraz yol yürüdükten sonra taksiye binip, bir kısım madencinin mezarının defnedildiği mezarlığa geldim. Üniversite öğrencileri vardı.. Dualar okunuyordu. Hüzün hakimdi bu ülkenin her köşesinde.. Bu ülkede ecelsiz öl(dürül)mek makul kılınmıştı. Ve öl(dürül)üyorduk, toplu veyahut birer ikişer.. Bu kader olamaz! Olsa olsa alıştırılmış bir kederdi bu..

Usul usul gezdim, boylu boyunca uzanmış yiğitleri.. Dertleri ekmek olan; yüzleri, elleri, üstleri başları kapkara, yürekleriyse tertemiz adamlardı onlar.. Ekmek parasıydı dertleri.. Patronun el altından yürüttüğü sermaye politikalarından bir haberdiler.. Ya da hiç bilmediler patronlarının makam odasının yerini.. Onlar yerin bilmem ne kadar altındayken, kliması püfür püfür esen iki kuruşluk yüreğe dahi sahip olmayanların cepleri doluyordu.. Kasalarına pırlantalar akıtılıyordu.. Bir kere aksatsa ev kredisini, çoluk çocuk kendini dışarıda bulacak bu insanların, sırtına binip mülklerine mülk, katlarına kat döşüyorlardı..

Adil olmadı hayat. İnsan adil olmaması için savaştı hep! Adalet işte bu yüzden peşinden koşulması gereken bir değer! Bu koşunun sonunda yakalanabilmesi durumunda, insan olmak belki de daha anlamlı olacaktır.. Ancak bu söylemden uzakta, mezarların yanı başındaydım. Yüreğim kanadı.. Acımı, hastalığımı, yorgunluğumu unutmuştum. Bir süre izledim onları öylece.. Duymaları için dualar okudum ve ayrıldım yanlarından.. Gözlerim doluyordu.. Ama biliyordum ki bir kere ağlarsam eğer, gün boyu durmayacaktı gözümün yaşı.. Ağlamadım, ya da en azından gözlerimden yaşların akmasına izin vermedim.

Etkinlik Kınık Anadolu Lisesi’nde gerçekleştirilecekti. Bir aktarma dolmuş bulup liseye gelebildim. Sıcak derimize işliyordu. Ancak çocuklar kurulan alanlarda gönüllerince eğleniyorlardı. Kimisi yüzünü boyatıyor, kimisi balondan şekiller yaptırıyor, kimisi puzzel ve çeşitli oyuncaklarla vaktini geçiriyordu. Müzik aletleriyle orkestra kuran çocuklar yeteneklerini sergiliyorlardı.. Birçok sergi açılmıştı ve bunlar çocuklara ücretsiz yiyecek içecek dağıtıyordu. Okulun girişinde ise, ülke bazında toplanmış yardımlar paketlenip dağıtılıyordu. Gönüllülerin arasında insatagramdan haberimin olmasını sağlayan Birgül Hanım’la da kısa bir görüşmenin ardından, onların işini aksatmamak için yanlarından ayrılıp çocukların arasına karıştım. Öyle güzel diyaloglar kurduk ki onlarla, şimdi yazmaya kalksam uzar gider.. Ama umarım Mustafa, göbekli arkadaşı Utku’yu bulmuşturJ.. Selam olsun!

Günün sonunda, yani tüm yapılması planlanan bu güzel etkinliğin bitiminde; gönüllüler tüm okulda bulunan dağınıklığı ve çöpleri temizledik.. Okul tertemiz bir şekilde bırakıldı.. Ankara, Bursa, İstanbul araçlarına binildi ve herkes mutlu bir yorgunlukla evlerinin yolunu tuttular.. Benim de şansım varmış, İzmir aracında boş yer olması dolayısıyla dönüşte hiç sıkıntı çekmedim..

Oysa çocuklar, Babalar Günü’nü ilk defa buruk geçirdiler ertesi gün.. Zira yoktu babaları artık.. Babalar, çocukları var olsun diye çekinmeden giriyorlardı cehennemin öteki sokağına ve ecel ve kader ve yalan dolan ve her neyse işte alıyordu canlarını.. Milyonlarına milyonlar, güçlerine güçler katan büyük adamlara selam olsun!

 

KorsanKalem 16.06.14  05.05

 

*Nevzat Sıkık Kimsesiz Çocuklar Vakfı’na ve tüm gönüllü dostlara, ayrıca yardımlarını eksik etmeyen kurum, kuruluş ve gönlü zengin insanlara bu etkinlikte yer aldıkları için binlerce kez teşekkür ederim..