Ellerimi koyacak yer bulamıyorum. Cebime soksam anlamsız, masanın üzerine koysam fazla kalabalık oluyorum gibi geliyor. Bir sigara yaksam, ama henüz yeni söndürdüm onu da. Ellerimi kesip atsam, cinnet geçiren adamın eylemi olarak geçecek haber bültenlerinde… Ellerim, bu kalabalığın içinde bedenime fazla geliyor!

Bu hep böyledir. Sana ait olmayan bir yerde, sana ait hissedemediğin insanların yanında, bir de iyi bir sahtekâr değilsen; bedenin garip tepkiler verir. Çünkü beynin durumdan rahatsızdır. Beynin, bedenini harekete geçirir ve huzursuzluk dediğimiz olgu çıkar ortaya. Bu yüzden kaçarsın. Kaçınmak zorundasın. Hayat, sahtekâr olamayanlar için ateşsiz bir cehennemdir. Oysa cehennemin de ateşlisi makbuldür. Çünkü bedel ödenmelidir. Bedel ödenmeyince denklem eksik kalır ve problem çözülemez. Basit eşitsizlikler, tutarlı yenilgileri açıklamakta eksik kalır. Sokaktan akan kalabalığın bunları düşünmeye zamanı yoktur. Çünkü zaman kavramı da görecelidir. Gözün görmediğini vicdansız akılların algısına bıraktığında da, yaşadığımız tüm bu rezillikler ortaya çıkıverir!

Ellerime ne yapacağıma karar veremediğim yetmezmiş gibi, şimdi de terlemeye başladı. Birazdan da tüm vücudum terlemeye başlayacak. İşte şimdi bittim! Az sonra, masanın çevresindekiler alnımdan süzülen terleri görecek ve bendeki garipliği sezecekler. Hemen kalkıp uzaklaşmalıyım. Bir bahane bulmalıyım. Bir bahane… Hah, yazmam gereken yazıdan bahsedeceğim. ‘Ne kadar da çok yazı birikti, of bu gece de uyumayacağım’ falan filan…

İnsan kötü olmayı istemez. Ama olur… İnsan öyle kötü olabilir ki; kötülüğün, sınırları aşan tek güç olduğunu da keşfeder… Keşifler hep mutsuzluğu getirmiştir. Tarihin tozlu sayfalarındaki keşifleri incelese insanlar, bugünün mutsuzluklarının kaynağı olduğunu görebilirler. Ama tozlu sayfalar, alerji yaratır. Alerji de kabullenmemenin dışa vurumu değil midir? Beynin oyunlarına akıl sır erememiştir!

Herkesin anlatacağı o kadar çok şey var ki… Kimse uğultunun farkında değil ve git gide artıyor kalabalık. İki cümle arasında telefonun ekranına bakan bu insanlar; yaşanan çağ yangınlarını, yıkım ve talanları görmezden gelerek sahte bir alan yaratmışlar. Alnımdan süzülen ter damlası masaya damladı. Elimle sildim. Ancak daha büyük bir ıslaklık oluştu. Sanırım içlerinden benim hakkımda düşünceler geçmeye başlamıştır. Zaten bir saattir anlatılan her şeye sırıtmaktan başka bir halta yaramıyorum! Buradan uzaklaşmalıyım. Evdeki bulaşıkları mı bahane etsem acaba?

Bahanelerin ardına sığınıp, vadeli yaşamların vadettiği bir gelecek beklentisi içindeyiz. Ama vadedilen bir türlü gelmiyor. Hep uzakta, hep tutmak üzereyken kaçırdığımız bir şey o… Beklentisiz yaşam süremiyoruz. Kaybedilen her gün, yeni güne bırakılan umutlar… Öngörüler, kısa ve uzun vadede kayıp olarak yazılıyor hanemize. Bir süre sonra –ki bu algıyla alakalıdır- günlük tüketiyoruz yaşamı. Özgür kıldığımızı sandığımız alanlarda ahkâm kesiyoruz. Hiçbir şey için çaba sarf etmeden, eleştiriyoruz önümüze gelen her şeyi. Ama çözüm mekanizmalarını harekete geçirmeyen bir eleştiri ne işe yarar, bunu göz ardı ediyoruz. Sonra gün bitiyor. Çünkü gün bitmek zorunda… Hayat da öyle. Şu silik geçmişin, şu yırtık tarihin bir kıyısında; virgül bile koymadan, yan yana yazıyorlar isimlerimizi. Kızmamalıyız. Çünkü değerimiz bu kadar… Değerli kılınacak en ufak bir şey yapmadan; dünyanın bütün değerlerine sahip, bütün beğenilerini kuşanmış olmak ne güzel olurdu değil mi? Ama bir ağaç bile dikmeyen elleriniz ve buna rağmen beklentileriniz ve yine beklentileriniz…

Nihayet beklenen soru geldi: “Hayırdır ya terledin?” ‘Bunaldım biraz, kalkayım ben. Zaten yapacak çok işim var. Bulaşıklar falan… Neyse görüşürüz, arayı açmayalım. Hadi eyvallah, ben kaçar…’ Hızlı adımlarla uzaklaşıyorum. Terlemem bir anda kesildi. Bir türlü alışamadım şu insanlara… Ne yaparsam yapayım, aynı son! Sanırım artık kabullenmeliyim: Onların bana verebileceği bir şey yok. Ben de ne anlatırsam anlatayım, anlamayacaklar. Neyi değiştirebildim ki şu hayatta? Etim ne, budum ne? Hayallerini gerçekleştirememiş zavallının tekiyim. Artık fazla çıkmamalıyım dışarıya. Evin huzur ikliminde yaşamak, en mutlu olduğum şey ve güvenli. Ne gerek var başkalarına ve onların bayağı sohbetlerine…

Görmek, duymak, hissetmek, bilmek… Gören, duyan, hisseden ve bilen her kim varsa; uzaklaşmayı seçmiştir bu hayatta. Çünkü içine düştüğü kuyu, herkesin sığabileceği genişlikte değildir. Herkes o kuyuya inmez. O derinliğe inmek istemez. Anlamak için düşünmek gerekir. Düşünmek için ise; görmek, duymak, hissetmek ve bilmek… Çaba sarf etmeyenler için bunları bir araya getirmek çok zordur. Çünkü rahatlık hiçbir şeyi yapmamayı gerektirir. Özünde iyi insan olan her kim varsa, sözünde ve işlevinde de iyi olmak zorundadır. İyi olmaksa çok zordur bu kötülük evreninde!

Çiçekleri sulayayım. Bulaşıkları sonra yıkarım. Biraz kitap okusam mı, yoksa yatsam mı? Yeterince gerildim bugün, en iyisi uyuyayım. Yazmam gereken bir yazı vardı. Onu da yarın yazarım. Yarın günlerden pazartesi. İş var. Ben bu yazıyı geçen hafta yazacaktım. Epey ertelemişim… Plan yapmam lazım. Çok düzensiz gidiyorum. Neyse yaparım en kısa sürede… Ayın sonu gelmiş. Doğum günüme de az kaldı. Ne ara geldim ben bu yaşa? Hayat, kayıp gidiyor ellerimden ve ben hiçbir şeyi beceremedim… Yeni yaşımda, tüm hayallerimi gerçekleştireceğim… Bir gün daha bitti işte, ellerim terliyor yine… Neyse yarınlar benim….

 KorsanKalem 03.50 23.04.17 

Kategoriler: Eskiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir