Sonunu getiremediğim hikâyelerin sorumluluğunu, baştaki cümlelere yükledim. Ansızın beliren eşsiz bir doğa olayı gibi bir fısıltıydı her bir cümle… Bazen bu fısıltıya kulak kabartsam da çoğunlukla gelip geçen bir misafire dönüşüyor. Arkasından bile bakamıyorum. Unuttuğum onlarca detayı gerçekten unutuyor muyum, yoksa beynimin içinde de uzaydakine benzeyen kara delikler mi var bilmiyorum. Gecemi bu soruya adadım. Ama biliyorum, olayı çözemeyeceğim…

Onca sohbetin dönüp dolaşıp geleceği yere gelmiştik. Hallerimiz, gidişat ve gelecek çözümlemelerimizle çeşitlemiştik masamızdakileri… Kaygı, huzursuzluk ve mutsuzlukla da son buluyordu cümlelerimiz. Ama tatmin oluyordum. Hemfikir olduğumuz sorunların çözümlerini üretme noktasında bir yerlerdeydik. İçimizden birisi, az önce aldığı çayını karıştırmaya başladı. Bir diğeri, göz ucuyla yan masadaki kadını süzdü. Yanımda oturan arkadaşımın ise telefonu çaldı. Açmak için ekranı parmağıyla kaydırdı. Fakat birçok akıllı telefonda olduğu gibi, ilk kaydırışta telefon açılmadı.

“Arada takılıyor bu telefon yav!” deyiverdi arkadaşım. O an her şey bitmiş, bir hikâye daha sonunu getirememişti. Tepkisiz bir tavırla, bardağımdaki soğumuş kahvenin son yudumunu indirdim mideme. Hemen ardından kalkma vaktinin geldiği konusunda hemfikir olduk. Evin yolu, fısıltılarla geçen kısacık bir sokak adımlamasıydı.

İnsandan geriye ne kalır? Ya da neden gereklidir tüm bu yaşananlar? Kırışan yüz hatlarım, beyazlayan saç tellerim ve daha da kötüsü yitirilen umutlar… Hayatla ilgili en ufak bir çabası olmayıp yaşamlarını sürdüren milyonlarca insandan geriye ne kalır? Sadece günü kurtarmaktan öteye gidemeyip hayatındaki tüm sorunları başkalarının sırtına yükleyerek tatmin seviyelerini yücelten ve sevmemiş, sevmediği için de sevilememiş insanlardan geriye? Bir dost meclisinde hatırı sayılır bir anı bırakamayıp gidenlerden geriye ne kalır? Ya da geriye ne kalmalıdır insandan bu hayata, dünyaya?

Güldüremediyse bir çocuğu, adamı veyahut bir kadını… Doyuramadıysa bir hayvanı, cebindeki parayı bölüşemediyse bir dostuyla… Bir tane ağaç dikemediyse… Milyarlarca sayfa büyüklükte yazılmış milyonlarca kitaptan okuyamadıysa bir tane bile… Sevginin yüceliğini, bağışlamanın huzurunu, inanmanın güzelliğini bilmediyse hiç… Ne kalır bu insandan geriye?

Onlarca dertle uğraşıyoruz. İçinde debelendiğimiz bu çembere, dışarıdan bakıyorum bu saatlerde. O kadar küçük dağlarda yeniliyoruz ki, hayatın zirvelerinin yanına bile yanaşamıyoruz. Yediğim küfürler geliyor aklıma. Bir trenin vagonları gibi sıralanıyorlar peşi sıra. Uzuyor da uzuyor tren. Gözlerimin göremeyeceği uzaklara gidiyor vagonlar. Sonra ilerlemeye başlıyorum. Hayatın bir hareket mekanizması var. Haliyle uyum sağlamak durumunda kalıyorum. Gittiğim yer meçhul ve nereden geldiğimi hatırlamıyorum.

KorsanKalem 18.12.17 02.45


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir