Yalnızlık..

nnnnufyfd

Ellerimin titrediğini çok kimse bilmez. Zaten yeni başladı sayılır. Aksayan bir şeyler olduğunun göstergesiymiş… Yani öyle diyorlar. Bence psikolojik… Önemsemediğim bir şey varsa, o da bu hayattaki varlığım… Önemsediğim şeyler de yıkık dökük zaten. Kirli bulaşıklara bakıyorum da, ne kadar benziyoruz birbirimize. Kullanılıp bir köşeye bırakılmış ve temizlenmeyi bekleyen… İnsan kendi kendini aklayamaz mı bu hayatta? Ya da illa sihirli bir dokunuş mu olmalı? Diyorlar ki dostluktur aslolan… Bilmiyorum, her şey o kadar kırılgan ki… Kime dost, kime arkadaş, kime sevgili diyeceğini bilemiyor insan. Ve kimse kimseyi yüzde yüz anlamıyor. Belki yüzde doksan dokuz, ama yüzde yüz değil işte…

Bana kalırsa yalnızlık, anlatacak hiçbir şeyin kalmadığında başlıyor. Tükendiğinde yani. Masada oturan onlarca insana, anlatacak bir hikâyen kalmıyor. Ya da çok sevebileceğini düşündüğün bir kadının karşısında dünyanın en saçma konuları hakkında konuşup, zamanı öldürdüğünde anlıyorsun yalnızlığın kanına bulaşmış bir virüs olduğunu…

Bir süre sonra yalnızlığın ne kadar iyi olduğunu anlatıyorsun. Yazılarında, şiirlerinde, fotoğraf karelerinde hep alttan bir yalnızlık mesajı veriyorsun. Kibirli bir tavır bu tabi…  Ama demlediğin her çay artıyor… Üç bardak, bilemedin dört bardak içiyorsun. Geri kalanı çöpe döküyorsun ya, göğsüne bir ağrı saplanıyor o vakit… Yalnızlık müsrifliği bu…

Onca kitabın arasında, Oğuz Atay’a sarılıyorsa insan; yanlış giden bir yalnızlık içindedir. Yaşadığı dönemde öyle büyük bir yalnızlığı sırtlamış ki usta. Anlaşılamamış. Kitapları basılmamış. Tiyatroda oynatılmamış oyunu. Belki de bu kederle erken veda etmiş şu kalabalık dünyaya… İnce bir dokunuşla çekip gitmiş. Belki bizler de öyle çekip gideceğiz erkenden. Böyle olmasını istemezdik. Kim ister ki rengârenk çiçekler açan bu dünyadan ayrılmayı? Şimdilerde dozerlerle geçseler de üzerinden, inadına açan o güzelim çiçekleri bırakmak ne zor…

Ölüm korkutmuyor beni. Ya da ölecek olacağımın bilincine çok erken vardım. Ama eksik gitmek, bir kelamı bile eksik bırakmaktır beni üzecek olan. Yalnız gitmek yani mezara… Derdimi anlatamamış, hiçbir yaraya merhem olamamış olarak gitmek… Sonra, yıllar sonra birilerinin ‘ne kadar’la başlayan yüceltici sözlerine mazhar olmak… Hiç istemedim böyle bir şeyi. Hiç istemiyorum. Bir nokta kadar bile etkim olmadı şu hayata. Sevdiğim kadınların ardından baktım hep. Ne istedim, ne bekledim onu da bilmiyorum. Ama bir köy çeşmesinden su içer gibi yaşamaktı amacım. Sade, kibirden uzak ve sevgiyle…

Şimdilerde yalnızlığı rakı sohbetlerinde anımsayan, bir film sahnesiyle hayatı özdeşleştiren, kafası karışık tüm insanlara bakıyorum da; hiç yaşamamış olmayı isterdim. Ya da hiç bilmemeyi… İlk çağda doğmuş bir mağara adamı özgürlüğüdür benim arzuladığım… Gökdelenleri arzulayanlara inat… Ya da kıt kanaat çekilen eski bir Türk filmindeki bir andır yaşamak istediğim. Ötesi, berisi değil!

Kaçıp gitsem şimdi Anadolu’nun küçük bir kasabasına ve yeniden başlasa hayat… Oysa tüm güzellikleri yıkmak için sıraya geçmiş insanlar. Sevginin ve aşkın bütün temizliğini un ufak ettiler. Dostluğu astılar sokak aralarında… Top oynadığımız sokaklarda, son model arabalarıyla sürat denemeleri yapıyorlar artık. Benim doğduğum evi yıktılar! Dallarına tırmandığım kiraz ağacını kestiler!

Yalnızlık bir yerlerde başlıyor. Elini uzatıyorsun, elin boşlukta kalıyor. Gözüne bakıyorsun, gözleri türlü hikâyeler anlatıyor. Seviyorsun; en temiz, en masumluğunla… Sonra temiz hiçbir şeyin kalmadığını görüyorsun. Masumiyet anne karnında yaşıyor ve ölü doğuyor…

Karanlık odaları da sevebilir insan. Tek başına yürüdüğü kaldırımları da… Yalanları sevmemeli bence… Kirli oyunları da… Herkes yeniden sevebilir bence, kısa maddelerle hazırlanmış bir sözleşme imzalanır. Bütün savaşların öfkelerini o maddelerde yok edebiliriz. Ya da bütün hayal kırıklıkları son bulabilir bu evrensel sözleşme ile. Yeniden sokaklara çiçekler ekeriz. İlk şart bu olur mesela. Sonra dünyanın dört bir yanında şarkılar söylenir. Bir yıldız kayar, belki de artık yıldız kaydığında hüzünlenmeyiz…

Korsankalem 13.02.16  19.10

Benzer Yazılar

  • Hayata Dair Yazılar: Sorumluluk…

    Hayata Dair Yazılar: Sorumluluk… Hepimiz Çorumluyuz, Birbirimizden Sorumluyuz* Sorumluluk: Kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, sorum, mesuliyet Hayatın her anında, uğraşı verdiğimiz işlerin bizleri bir birey olarak sorumlu tuttuğunun genellikle farkına varmamız kolay olmuyor. Bu yüzden birçok yaşanmış hikâyenin sonuçları da ağır oluyor. Bu sonuçlar hayatımızın geri kalanını…

  • Kördüğüm kelimelerim..

    Herkesin yaşayacağı günler belli.. Bazı anlar öyle geçiyor ki ömrüm, bir saniye bir yıl gibi tükeniyorum.. Ilık cümleler soğuk yüzlerle karşılanıyor ve tam on sene çöküyorum karanlıkta.. Tıkanıp kalıyorum bazı köprüleri kurmadan hemen önce, ya da yola çıkmadan yoruluyorum, ölüm kokusu yaşam sevincine yaklaşıyor ve bir saat on bin saat hızına erişiyor anlamıyorum yaşadıklarımdan.. Yaşatmaya…

  • Beklerken

                      Bekliyorduk.. Öyle inandırmıştın.. Yemeği bekler gibiydi bekleyişimiz, güneşin doğuşunu bekler gibiydik.. Hani dik bir yokuş vardır, onu geçmek için ofuldaya ofuldaya yürürsün ya ki aslında bu da o yokuşu geçmeyi bekleme durumudur.  Yani hareketlisindir; ama hareketin bir amacı beklediğin içindir.. Bekliyorduk.. Çünkü öyle inanmıştık.. Öyle inandırmıştın..                 Sonra yağmur yağdı.. Gökyüzünün maviliğini lanet…

  • Aşk Üzerine..

    En büyük beceriksizliğim, aşktı benim.. Beceremedim, herkes gibi sevmeyi.. Çok sevdim, çok sevildim, belki de haddinden fazla.. Şanssızlığımdı galiba, ya da denildiği gibi bir şanssızlık.. Ya da doğarken yalnızlığı seçmiştim..Bu durumu tarif edecek pek kelime bulamıyorum.. Ama üzgünüm, herşey için! Yaşadıklarım ve yaşayamadıklarım için.. Yaşatamadıklarım da buna dahil.. En çok da yaşatamadıklarım.. Eğer varsa, Allah…

  • Çöp Kutusundaki Birikintiler ve Kafamın İçindeki Kelimeler..

    Ağababalık sanalında,  korsankalemin korsankelamları üzerine ve çöp kutusunun kenarında biriken, hiç alınamayan pislikler hakkında yazmak istiyorum. . Ne gereksiz ne mantıksız bir konu! Oysa yazılması gereken ne önemli şeyler var değil mi? Savaşlar hakkında yazılmalı mesela? Misal ülkemdeki yapılan usulsüz, adaletsiz sınavlar hakkında yazılabilir, ya da Başbakanın Çılgın Projesi hakkında çıldırın çıldırın İstanbul için çıldırın…

  • Susam..

    Bir saattir ekran açık öylece bakıyorum.. Ne yazmalı diye. İlk olarak sağlıktan falan bahsetmeyi düşündüm sıkıcı geldi. Zira her sabah evlerimize saçma kutulardan sağlıklı yaşam önerileri sunuyor, yetkililer.. Aşktan da bahsetmiyeceğim. Sıradanlıktan uzak yazmak istiyorum bugün.. Nisan vasat geçiyor, yazınsal olarak.. Ama bir yazar daha katıldı sitemize. Madam Hale.. Güzel şeyler bekliyorum. Bakalım merakla köşesindeki…