yazılan

Yazılan

Yazılan

Belki de bu yazıya başlamak yerine, dışarıya çıkıp biraz dolaşmalıydım…

Kolonya şişesinin kapağını açık bıraktım. Az önce elime döküp yüzüme sürdüğüm kolonyanın ayıltıcı etkisi altında yazıyorum bu cümleleri. Evet, bir süredir sigara içmiyorum. İlk günler başımın üstüne oturan bir şey vardı. Çok ağır değil ama yok da sayamadığım bir ağırlık. Ani öfkelenmelerimi sigarasızlığa bağlamayacağım. Çünkü değiller. Sigara içerken de ani öfkelenmeler yaşıyor ve sanki bir halta yarıyormuşçasına hemen ardından bir sigara yakıyordum. Şimdi bu ani öfkelenmelerin ardından bir şey içmiyorum. Belki de içmeliyim ama bu sigara olmayacak…

Nasıl bıraktım? Birden… Öylece… Bir ilaca, bir dayanağa ya da bir korkuya ihtiyaç duymadan. Evet benim sigara içtiğimi bilip bıraktığımı öğrenenlerin yüzündeki telaşı anlayabiliyorum; muhtemelen ne zaman başlayacağım konusu bu günlerde kafalarını bir hayli meşgul ediyor. Bir süre daha akılda kalır, sonra da “Resmen bıraktın sigarayı, helal olsun” cümleleri başlar. Sanırım insanları çok önemsiyorum…

Aklımda yazmak istediğim bir şey var, bir süreç. Geçenlerde T’ye anlatmıştım. Şimdi onu yazmak, ne bileyim, yazsam ne işe yarayacak? Toplumu derin uykusundan uyandırmanın vakti geldi, kolları sıvayıp işe girişeyim 🙂 Ya da salla… Hiçbir şey için değmeyeceğini yeterince gördün, deneyimledin. Senin ince düşüncelerinin bu dünyada pek de yeri yok…

Sakallarımı uzatmak istiyorum. Böyle on sene falan hiç dokunmamak sakallarıma. Yüzümü kaplayan sakal yığınıyla bir ömür geçirmek istiyorum. Bu yazıya hiç başlamamalıydım. Biraz kitap okumak belki de iyi gelir. Şu an Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” adlı romanını (ilk defa) ve Barış Bıçakçı’nın “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” adlı romanını (ikinci defa) okuyorum. Orhan Pamuk’un hiçbir romanını okumamıştım. Bir tavır olarak değil, bazen bazı yazarları bekletiyorum. Bizim Büyük Çaresizliğimiz’i 2020 de okumuşum. T okudu yakında, sonra filmini izledik. Ben de tekrar okuyayım dedim romanı. Başka derdim yokmuş gibi! Daha ilk cümlenin altını çizmişim: “Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi?” Ben inandırırım… Sanırım artık o kadar da romantik değilim. İnsan değişiyor… Sonraki cümle de şöyle: “Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?” Bence bu her sabah yapılırsa insanı yorabilir… Evet anılarımız iyisiyle kötüsüyle en güvenli yerlerimiz. Ama sürekli geçmişin hatırlanması, geçmişe tutunulmaya çalışılması da bir çözüm değil. Sahte bir mutluluğa, sığ bir güven hissine ulaştırır. Sonunda da patlar bir şekilde…

Sanırım çıkıp biraz dolaşacağım. Tek şekerli Türk kahvesi yapıp geldim. Tek şekerli olunca az şekerli mi oluyor, yoksa orta mı? Pek aklım ermiyor bu konuya… Aklımın ermediği her konuda olduğu gibi yine susmayı tercih ediyorum. Aslında yalnızlıktan bahsetmeliyim biraz da… Dikey ve yatay yalnızlıktan… Mükemmel yalnızlığından insansoyunun… Seviyorum Turgut Uyar’ı… Turgut Uyar’ı kim sevmez?

yazılan

İnstagram hesabımı takip edebilir, diğer yazılarıma da göz atabilirsiniz. Ya da her neyse…

– Yazılan

Benzer Yazılar

  • Sokakta

    Günce – 05.09.19 Kalabalığın içinde yolumu bulmaya çalıştığım o kargaşada aklımdaki tek şey, bunca hayatın birbirine dirsek temasıyla dokunduğu ama bir yönüyle çağları aşan yokluk ve yoksunluklarla ilerlediğiydi. Yani bir köşede evine iki kuruş götürebilmek için saatlerce çalışan, diğer köşede ise tarihi bir kenti kısa bir sürede gezip dost meclislerinde övgüyle ve büyük ihtimalle çokça…

  • Hoş Geldin Otuz Dört Yaşım

    Hoş Geldin Otuz Dört Yaşım Benim en büyük hayal kırıklığım henüz 10 yaşımdayken gerçekleşmişti, bilenler bilir… Bir yerlerde de yazmıştım bu anımı… Kısaca değinmek gerekirse, 1999 yılını bitirmiş 2000 yılına giriyorduk. Milenyuma, yani yeni bin yıla giriyordu dünya… Birçok yetkili bu tarih değişiminin mevcut bilgisayar sistemlerinde sorun yaratacağını ve büyük bir kriz çıkabileceğini belirtiyordu. Ben…

  • Ebeveynin Çöküntüsü

    Ebeveynin Çöküntüsü Yaşça büyük olmanın, belli bir birikime sahip olmayı sağladığı bir gerçek… Yaşanan hastalıklar, kayıplar ve deneyimlenen onlarca yılın ve olayın; kişinin gelişiminde öyle ya da böyle etkili olduğu herkes tarafından bilinir. Bu durum yüzlerce yıllık Anadolu kültüründe; ataların, ninelerin, dedelerin, annelerin ve babaların bir otoriteye dönüşmesini, bir öğretmen kimliğine bürünmesini ve bir makama…

  • Bilinsin isterim ki; ben Turgut Uyar’ın kederli bakışıyım!

      Süslü masalar, sandalyeler.. Çimlerin üzerine kurulu bir düzen.. Bir kısmı betonla kaplı.. Şık, cüretkar ve parlak elbiseler giyinmiş kadınlar.. Gömleğimin bağrı açık.. Lacivert pantolonum üzerime tam oturmuş.. Parmağımda hep taktığım yüzük ve bileğimde saatim.. Mutluluğu ölümsüzleştirecek fotoğraf makinem de omzumda asılı.. Defter, kitap; kalem kağıt yok üzerimde. Yazacak bir şey bulamazsın ki düğünlerde.. Zira…

  • Yaşamaya Devam

    Günce – 04.09.19 Çiçeklerle geçirdiğim sürelerde, her şeyin ötesinde bir yerde hissediyorum. Tırnaklarımın arasına karışan toprak, bir süre benimle beraber varlığını sürdürüyor. Ardından muhtemelen kanalizasyon macerası başlıyor. Sonra kim bilir hangi çiçeğin vatanı haline geliyor bilmiyorum… Bir şeylerden uzaklaşıp kalabalık bir şehrin sokaklarında bilmem kaç yıllık tarihi köprülerde neyi arar insan? Ya da ben bu…

  • Kompartıman

    Kompartıman İşten çıkışların dramatik yansımalarını seyrediyorum bir süredir. Tepelerin zirvelerine dalan gözlerim, kim bilir hangi yaşanmışlıkların tozlu sayfalarını açıyor? Bir kavga var; içinde bir yerlerde, olmaması gerekenlerle olması istenilenler arasında… Anlamını yitirmiş bütün kelimelerin sırasını bekleyip uzun kuyruklar oluşturduğu, saçma sapan anekdotların araya kaynak yapıp işi sulandırdığı bir kısır döngü… İyi şeylerden bahsetmeyi geçtik artık….