Neden Bilmem

Neden Bilmem

Anlamsız gelen şeyler, anlamını yitiren şeyler ve diğer şeyler… Yapış yapış bir ağustos gecesi. Uykuya saygısızlık etmekte direnen ben. Biraz ağrılı, biraz kaygılı ve uzunca bir süredir boşladığım bu bloğun başına geçip temiz bir sayfayı cümlelerle doldurma niyetindeyim. Yanıbaşımda Yoyo, az önce Korsan’la olan koşuşturmacasından yorgun düşmüş beni seyrediyor. Arada –göz göze geldiğimizde– anlamsız sesler çıkarıyor. Biraz önce tuvaletlerini temizleyip, sularını tazeleyip mamalarını kaplarına doldurdum. Mamalarını yediklerinden midir bilmem, bir süre evin altını üstüne getirdiler. Korsan muhtemelen yatağına kurulmuştur. Yoyo da benim yatmamı bekliyor. Korsan’ın yaşı büyüdüğünden artık daha bireysel. Yoyo ise her canlının küçüklüğünde ihtiyacı olan ilgiye muhtaç…

Bu satırları yazarken bir yandan da Siyasiyabend’e kulak veriyorum. “Neden Bilmem” şarkısı başa sarıp duruyor. Bilmediğimiz, anlayamadığımız, anlamlandıramadığımız onlarca, yüzlerce şey de aklımın bir köşesinde dolanıp duruyor. Kime güveneceğimizi, kime inanacağımızı –kendimize bile inanmakta güçlük çektiğimiz bu çağda– düşünüyorum. Ama bir sonuca ulaşamayacağımı da biliyorum. Dipsiz bir kuyuya fırlatılmış bir taşa dönüşüyor varlığım. Hayallerin, isteklerin, beklentilerin önemi çoktan yitmiş. Üstelik kaçacak bir yer de kalmamış! İyinin kötüye, kötünün iyiye dönüşmesi o kadar hızlı, o kadar kolay bir hâl almış ki insanın –aklı başında insanın– bu hıza adapte olması imkansız bir hale gelmiş. İyi ve kötü… İyi miyim yoksa kötü müyüm? Yoksa bir şekilde birinden diğerine dönüşenlerden miyim? Bu dönüşüme iyi bir kılıf bulabildim mi yoksa tutarsız bir ifadeyle sırıtıp hiçbir şey olmamış gibi hayatımı mı sürdürüyorum? Çıktığım yola devam mı ediyorum yoksa yoldan bir U dönüşüyle geri mi dönüyorum? Bu boş vermişliği, bu olağandışı sakinliği tüm benliğimle kabullenip akan bir trafikle, yakalanan bir yeşil ışıkla, ucuza halledilmiş bir işle mutlu olmayı mı seçenlerdenim?

Arthur Schopenhauer’ın “Dünyanın Istırabı Üzerine” adlı kitabını okuyorum. Orada dağdan aşağı koşan bir adamı betimlemiş: “… adam durmaya çalışırsa düşer, ayakta kalmanın tek yoluysa koşmaya devam etmektir.” ve sonrasında “Hareket ve kargaşa, varoluşun temelidir.” diye de belirtmiş. Hareket ve kargaşa… Aslında pek çoğumuz –ben de dahil– bu iki kelimenin varlığından uzakta kalmayı, onlardan uzaklaşmayı istiyoruz. “Hareket” bir çabaya ihtiyaç duyuyor. Bu çabayı göstermek rahat koltuklarımızda ve güvenli alanlarımızda hayli güç bir hale gelmiş ne yazık ki. “Kargaşa” ise bir belirsizlik içeriyor. Hiçbirimiz kargaşanın içinde olmak istemiyoruz. Her şeyin net olması işimize geliyor. Oysa bizim kaçındığımız bu iki kelime birilerinin inşa ettiği sistemlerin ana makinesi haline gelmiş durumda. Birileri bizim uyuşukluğumuzun aksine harekete geçiyor. Harekete geçmekle kalmayıp bir kargaşa da yaratıyor. Yaratılan bu kargaşanın içinde göz gözü görmese de harekete geçmeyenlere gösterilen görüntülerle her şeyin net olduğu algısı yaratılıyor. Kontrollü bir kargaşa bu. Bir kaos yaratmıyor, belli dozlarla alıştırılan bir kargaşa. Böylece diğerlerinin harekete geçmesi, kaosun kontrol edilemez bir yöne evrilmesi önleniyor.

Yaşadığımız bu hayat daha iyilerini hakediyor. Bu cümleye hepimiz hem fikir olabiliriz ama bunu sağlayacak olanların bizler olduğu gerçeğini ve bu uğurda harekete geçmemiz gerektiğini dillendirmek “Neden Bilmem” gerçekleşmiyor işte… Keşke yapabilsek. Sizi bilmem ama ben elimden ne gelirse yapmaya başlayacağım. Bu yazıda bunun ilk adımı olsun. Yoyo yatmamız gerektiğini belirten sesler çıkararak etrafımda dolanıyor. Sanırım yatma vakti…

İnstagram hesabımı takip edebilir, diğer yazılarıma da göz atabilirsiniz. Ya da her neyse…

 

Benzer Yazılar

  • İsimsiz bir yazı…

    İşin üzücü yanı ne biliyor musun? Günler, biz olsak da olmasak da geçiyor. Ve bunu bildiğimiz halde, mutluluk palavralarına sarılıyoruz inatla. Boş sevda vaazları verip hüngür hüngür ağlıyoruz. Ölümlerin çok basit nedenlerden olduğunu bildiğimiz halde, her gün medyanın uzun yaşam sırlarını keşfetmeye çabalıyoruz. Yüzümüzdeki kırışıklıkları, saçımızdaki akları saklama yollarımızı bulmuşuz ve çevremize genç imajı verdiğimizi…

  • Skandal

    Skandal Üçüncü gün… Her gün bir şeyler yazabilmek elbette çok güç. Hele bir de günün bitmesine az bir zaman kalınca insanın işi daha zorlaşıyor. İşte bu yüzden her şeyi zamanında yapmak önemli… Çünkü ıskalayınca birikiyor. Birikince de uzaklaşmayı seçiyor insan. Bu yüzden yorgunluğumu bir kenara bırakıp yazmak zorunda olduğumu anımsattım kendime ve masamın başına geçip…

  • Yeminim Var

    Yeminim Var Gecesinde savrulduğum günün devrilen saniyelerine takıldı gözüm. Artık geri dönmeyecek olan o kısacık anları, bir fırsatını bulup ellerimin arasında sımsıkı tutmak istedim. Bir avuntu belki, ya da bir kaçış ama ben böyle anlarda olmayacak şeyler düşünürüm. Çünkü zaten olan olmuştur… İnsanın aklı bir garip çalışıyor. Zamanın hükmü altında ezildikçe de sapıtıyor bir şekilde….

  • İnsanın Manzarası ve Diğer Şeyler

    İnsanın Manzarası ve Diğer Şeyler Her gün aynı servisin aynı koltuğunda oturup aynı manzaraları hüzünle seyreden milyonlarca insanın umutsuzca beklediği ve bir türlü gelmeyen şeylerin listesine sarılıp uyumaya çalışıyorum. Ne zaman vazgeçmeli? Ne zaman bir şeylerin hiç geçip gitmeyeceğini ya da gelip öylece hayatın merkezine inmeyeceğini kabullenmeli? Bir şeylerden çok sıkıldım. Şans dediğimiz şeyin ne…

  • Geceye Düşülen Notlara Rahmet…

    Şehrin ışıkları karşımda dizilmiş. Kötü haberler yine gelmekte dört bir yandan. Bir gün daha usul usul kayıyor. Bir şeyler gelir mi elimizden? Eskiden düşleri olan bir yabancı, şimdi her solukta yorgun düşen bedenine inat, adımlıyor şehrin kaldırımlarını. Belki hiçliğin ortasında kaldık. Belki aldandık. Sahi en son hangi sohbetin virgülüyle aydınlandık? Bir şeyler yazmak, bir şeyler…

  • Yaşama dair, yaşamın ötesinde…

    Yaşama dair, yaşamın ötesinde… Yağmurlu bir İstanbul… Aklımdan bin türlü şey geçiyor. Evde iki kedi var. Etrafımda çeşitli şımarıklıklarıyla dolanıyorlar. Korsan farklı bir evde, kalabalık insanlar ve kendinden büyük bir kediyle yaşadığı farklılığa uyum sağlamaya çalıyor. Şaşkın, evin sahibi… Kendinden küçük bir kediyle nasıl oynayacağı konusunda gelgitler yaşıyor. Bir süre sonra belirsizlikler silinip bir uyuma…