Bu şarkı eşliğinde okumanız dileğiyle : Beni Vur

1-adam

Oysa ben bu gece, tüm her şeyi bir kenara bırakıp sana seni anlatacaktım. Ama sen, benim gözümden hiç görmedin ki kendini… Uydurma davaların, uydurma hâkimlerinin yargılarına kandın. Oysa komplonun kralı, bana kurulmuştu bu puşt hikâyede. Oysa ben valizimi toplarken, senin tüm çürümüş sevgilerinden sevgi beğeniyordum ve bir otobüs çöplüğünde bekliyordum sıramın gelmesini. Ve saatler hiç onu çeyrek geçmiyordu bu şehirde. Onu çeyrek geçse ne olacaktı, onu da bilmiyordum. Onlar ona karışıyordu ve ne demek istediğimi, ne dememek istediğimi bilmiyordum. Konuşuyordum. Ki genellikle boş konuşuyordum. Hayallerim para etmiyordu ki benim a kuzum! Hayaller para etmez diyordu bilenler. Bir bilene danıştığım ne varsa, benim aklımla ve kalbimle çelişiyordu. Para diyorlardı. İlk kelime bu oluyordu hep. Ama ne yolumuz kesişti, ne de platonik de olsa sevdim ben parayı. Ben sokakta hayrına lokma dağıtan insanları sevdim. Onlar daha tatlı geliyordu çünkü. Onlar daha gerçekçiydi. Ortalama altmış yıl yaşanıyordu bu bok çukurunda. Ve sen bir yağmurdan bile nasibini alamamıştın. Bir yağmurdan nasibini nasıl alamaz insan diye düşünüyordum tam da bu vakit. Şehrin türlü sokağı vardı. Kimse arka mahalleleri görmeye tenezzül etmiyordu. Ahmet Kaya bir şarkıyla anıyordu bir aralar. Sonra Ahmet Kaya da öldü. Her şeyin bir sonu olduğuna, Ahmet Kaya ölünce karar verdim ben. Benim için derinliği olan bir adamdı. Derinliği olan her adam gibi acılar çekti. Derinliği olan her şeyin büyük veballer ödediği bir memlekette yaşadığımı, büyük acılar yaşadıktan sonra öğrendim. Hayat iyi bir öğretmen olmadı genellikle. Öğrenirken hep bir yerlerim kanıyordu. Ya da ben tembeldim ve her halt bu yüzden başıma geliyordu. Bilmiyorum, geceler boyu okuduğum kitaplardaki hayatlardan olmak isterdim. Şimdi adını sayamayacağım kadar çok karaktere özendim. Ama hiçbiri olamadım. Olamayacağımı bile bile özendim. Ona da öğrenilmiş çaresizlik dediler. Ve ben bunları diyen her abiye, ablaya ayar olmaya başladım. Bütün durumların bir tanımı olması gerekmezdi bana kalırsa. Kelimelerin tükendiği anlara gelmek istedim hep. Kelimeler sende tükeniyordu. Sen yoktun. Ve ben senin yokluğunda, hiç gelmeyecek olana sarıldım. Adı Gökçe’ydi. Gelmeyen Gökçelere yazıldı şiirlerim. Onun şerefine içildi rakılarım. Ve hep içebileceğimden daha çok çay demledim. Bir gün gelince hazırlıksız yakalanmamak adınaydı bu. Rezil olmaktan çekinmedim hiç. Ben ömrüm boyunca rezil bir hayat sürdüm. Annem böyle olmamı hiç istemedi. Anneler çocuklarının hep iyi olmasını ister. Şimdilerde içtiğim sigaranın kederiyle yatıyor yatağa. Diyemiyorsun ki, bir kokuyu unutmak adına tüm bunlar. Bir kokuyu, kötü bir kokuyla yer değiştirmek niyetim. Anlatsan da anlamaz, anne o… Oysa ben bu gece, Gökçe’yi ne kadar çok seveceğimi anlatacaktım. Onu gördüğümde, yani gözlerinin içine bakıp adın ne dediğimde, bana dünyanın en tatlı sesiyle Gökçe deyişini anlatacaktım. Ve tepkimi çok önceden belirlemiş olsam da, ne yapacağımı bilemeyecektim. Sonra Gökçe tabi diyecektim. Gökçe tabi, başka ne olabilir ki?


1 yorum

Korsan Edebiyat · 21 Kasım 2015 16:16 tarihinde

[…] Gökçe tabi, başka ne olabilir ki? […]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir