mavi at

Mavi bir at olsa ve çocuklar oynadıkları oyunlar dışında hiçbir şey bilmese hayata dair. Mavi at oyun parklarının çevresinde dörtnala koşarken, çocuk şarkıları duyulsa uzak kasabalardan. Uzak kasabalar akla geldiğinde şarkılar fısıldansa kulaktan kulağa. Ya da şarkılar hep bir ağızdan okunsa…

Düşerken yapraklar, mavi at hiç gelmedi. Ben bekledim. Ben beklerim yerli yersiz. Ben beklerim ve gelen her şey gider nihayetinde. Bir sürü öğüt bırakarak ardından… Öğüt dediğin nedir ki? Karın doyurur mu mesela? Görmediğin kasabaları ayağının altına serer mi? Kalbini hızlandırır mı olur olmadık? Sahi ona aşk diyordu bilenler. Bilen biliyor tabi. Hayat bilinmezlerle doluyken, bilginin kutsal bir şey olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Ama benim anlamadığım şeyler var. Anlamadığım şeyleri bir kâğıda yazıyorum. Kâğıt bu, dünyada hiç tükenmez bence. Ya da kâğıt olarak her şeyi kullanabiliriz. Mesela ben avuç içlerime yazarım şiirlerimi. Avuç içlerim çok terler benim. Silinir şiirler. Silinen şeyler nereye gider acaba? Ya da ölen her duyguyu nereye gömdük? Bir sürü soru var aklımda. Cevaplanmıyorlar bir türlü. O yüzden insanların isimlerini aklımda tutamıyorum. Her gün binlerce soru daha eklenirken kafamın içine, bir ismi aklımda tutmak güç…

Gece biraz daha sabaha çalarken, göz kapaklarıma sinirleniyorum. Diyorum ki: Ne kapanıp duruyorsunuz, sanki huzurlu bir uyku mümkün! Biliyor göz kapaklarım da aslında, yalnızken hiçbir şeyin önemi yok! Yastığımda kokusunu bırakan ne varsa, acısını da bırakıyor aslında. Bazen bir saç teli ne kadar da hüzünlü kokuyor? Ama bazı geceleri es geçiyorum. Bazı geceler es geçilmek zorunda. Sahi siz hiç kardan bir yatakta, bir su perisiyle uyukladınız mı gökyüzüne bakarken? Ben huzurun tanımını o gün yazdım. Gözümü kapattığımda mavi bir at bizim çevremizde dörtnala… Hissediyordum, duyuyordum… Bir kış gecesi, bin yaz gecesinden değerlidir kimi zaman… Hele onun elleri üşüyorsa ve ellerini ısıtmak için sabırsızlanıyorsan…

Rakıyı sodayla içiyorum. Buz katmayı sevmem… Zaten soğuk içerim, fazla laubali geliyor bana buzlar. Fazla içli dışlı. Bak sevebilirdim bir buğday tarlasında, üstüm başım bin türlü belaya bulaşmışken, senin bembeyaz yüzünü… Bunu yapabilirdim. Elimden gelen çok şey olmasa da sana dünyanın en mutlu anlarını yaşatabilirdim. Zaten Gökçe de gelmiyor. Bu durak eskidi. Bu yollar çukurlarla dolu…

Korkarım ki kimse anlamayacak. Yaşayacağız ve anlamadan geçecek günler. Saate bak gecenin dördü, ya da sabahın. Anlamıyorum bir yargıda bulunmak ne kadar sağlıklı? Ya da göğsümün altında nohut büyüklüğündeki şey ne kadar ölümcül? Ama her geçen gün ölmüyor muyuz zaten? Yani ölümü dert etmenin yeri ve zamanı değil. Öldüğümüzde bakacağız artık. Gülüşünü keder yaptığım dünleri geride bıraktım. Soluğumu kesen her kelimeni tekrarlıyorum…

Bir tütün işçisi olsaydım, sigarayı bırakabilirdim. Bir şair olsaydım sana her gün binlerce kez aşık olabilirdim. Ama mavi at dönmüyor her gün çevremizde. Çocuk bahçelerinde de çocuklar yok zaten. Mutluluk yürek burkulması… Köprüler yıkılmakta birer ikişer, ağaçlar devrilmekte. Her geçen gün, biraz daha yaşamayı istemeyeceğimiz sebepler doğmakta. Ebelerin ellerinde milyon tane umut… Ölen duygular, tabutların sevimsizliği…

Bana niye bakıyorsun? Niye bakıyorsun bana? Ben aynadaki yansımama bakamıyorum. Sen dünyanın dönmesini sağlayacak kadar güzelliktesin, bana niye bakıyorsun?  Bir tren kompartımanında, sana bakınmak gibi bu, sana alınmak gibi. Anlamaman doğal, anlatmak istemedim zaten ben de… Ama beni niye duyuyorsun, benle niye konuşuyorsun? Sonra aklıma ismi konmamış masallar geliyor. Uzak diyarların masalları… Bir piyano kendi kendine çalmaya başlıyor. Ben ankaradayken diye cümleler kuruyorum. Ben mardindeyken.. Ben ünyedeyken geliyor sonra. Ben izmirdeyken. Ben amasradayım. Ben amasradayken.. Bütün şehirler birbirine benzetiliyor! Yeniçağın bulaşıcı hastalığı bu binalar. Yüksek ve tekdüze… Oysa tek katlı mutluluklarda demleniyor çayımız. Bölüştüğümüz ekmeğin sıcağıyla ısınıyoruz. Başka kalıplara girmenin manası yok! Nihayetinde insanız. Etten kemikten meydana geliyoruz. Kalbimizle temizleyebiliriz tüm kötülükleri… Ben romantik biriyim. Hayalperest ve hüzünlü…

Görmeden sevebilirim seni. Kokunu içime çektim. Kokun benimdir… Ama ellerinle boğmalısın beni, ellerinle vurmalısın. Bu öyle böyle bir şey değil. Kıyamet habercisi… Yarım bırakılmış bir şiir gibi. Gitmekle kalmanın tam ortası… Mezar taşımda ölü doğmuş bir şiir yazsın… Hiç doğmamış bir çocuk…

KorsanKalem 05.05 11.01.15

Kategoriler: Eskiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir