Koskoca şehrin içinde sıkışıp kalan bedenim; yetişmesi gereken mesailere geç kalmamak adına günün erken saatlerinde otobüslerin, hızlı trenlerin, yeşil dolmuşların hoyratlığında koşturur oldu. Günün yorgunlukları, kırgınlıkları, şaşkınlıkları üzerime birikmiş bir halde de aynı yolu geri tepmek zorundaydım.

İnsanları izliyordum çoğunlukla. Her zaman yaptığım gibi.. Çoğunlukla yakalanıp, bir çocuk gibi saklanıyordum. Bilemezdim nasıl tepkiler alacağımı; tabi günümüzde alacağım tepkilerin çok da olumlu olma şansının kalmadığını biliyorum. Ama gözlemekten alıkoyamıyorum kendimi. Bir huy; yazma dürtümü ateşleyen değişik bir özellik olarak bakıyorum gözlemciliğime..

İnsanlar ise aynı.. Aynı kederin, aynı telaşın, aynı bıkkınlığın içinde; ellerinde poşetler, omuzlarında çantalarıyla işlerine gidiyor ve akşam mesai bitimlerinde yüzlerinde insana dair hiçbir iz kalmamış bir halde geri dönüyorlardı evlerine.. Ve ülkenin dört yanında büyük toplumsal olaylar oluyordu. Birçoğunun boş verdiği insanlık, derin sınavlardan geçiyordu. Böyle hassas zamanlardı benim bu eziyetli yolculuklarım, gözlemlerim ve aldanışlarım..

Tam merkezine düşmüştük. Saatler çok önceden durmuştu bu topraklarda. Ve toprağın verimi her geçen gün tükeniyordu. Lanetlenmiş yaşamlarımızın bir çıkarımı olan bu kuraklık içimizi de kurutuyordu. Kandırılmışlık, aldatılmışlık ve hepsinden en önemlisi aldanışlarımız, sırtımıza inen bir yumruğa dönüştü durdu. Sabrettik, şükrettik ve tükendik. Eridik; güneşin altındaki bir buz parçası gibi hızlıca eridik..

Yaşlıca bir bayana yer verdim dönüşte. Kibarca teşekkür etti.. Aynı yaşlarda bir bayan daha bindi. Tutunacak bir yeri yoktu-kimin vardı ki?- . Elimi uzattım tutunması için, yüzüme baktı şaşkındı. Yaşasaydı anneannemle aynı yaşta bile olabilirlerdi. Yüzüme baktı ve ilerledi arkaya doğru. Sırf elimi uzattığım için tutmasını isterdim. Oysa o ahmakça bir kibirle tutmamıştı işte.. Düşmesini istedim o an. Sonra vazgeçtim bu düşünceden. Arka sıra boşalmıştı.. Umursamadan gittim oturdum. Orta yaşlı bir bayan ve iki çocuğu bindiler. Başka bir koltukta buldukları boşluğa oturdu kadın. Yanım boşalmıştı ve oğlu yanıma geldi oturdu. Muhtemelen 7-8 yaşlarında bir çocuktu. Okuldan çıkmış ve sırt çantasını da elinde taşıyordu. Biraz yorgun görünüyordu.

Uyuklamaya başlamıştım. Son günlerde epey yorulduğum için bu saatlerde yolun sallantılı havasına boyun eğiyordu gözlerim. Derken omzuma düşen bir baş hissettim. Gözümü açtığımda çocuğun uyuduğunu gördüm. Masumdu.. Habersizdi.. Mutluydu.. Uyuyordu, yanı başımda.. Ona bakarken bir babanın nasıl hissedebileceğinin ayrımına varmıştım. Sonra aklıma Berkin geldi.. Gözlerim yaşardı. Uyuyordu O da.. Ve yanımda uyuyanın da, mezar da uyuyanın da hiçbir şeyden haberi yoktu aslında. Ve hiçbir suçu yoktu ikisinin de.. Bu kavgaları, bu zulmü bu topraklara eken ve neye hizmet ettikleri belirsiz olan karanlıkların defolup gitmeleri ümidiyle.. Güneş bir gün tüm karanlıkları aydınlatacak..

Ve sosyal mecraların aykırı çocuklarının unuttukları, daha doğrusu üzerine basa basa yaptıkları bir sapla saman karıştırma işi var.. Ya algılarında bir eksiklik var, ya da cesaretsizliklerini karşı tarafın acısını algılamamakla gizlemeye çalışmaktalar.. Yoksa koyu bir partizanlık tüm hücrelerini ele geçirmiş olabilir mi? Bilemiyorum, anlamıyorum, onların yazdığı bu kan kokan, pislik kokan cümleler bana çok uzak.. Bu ülkenin yitip giden tüm evlatlarını saygıyla anıyorum! Ölüm değil yaşam; özgürce, insanca, dimdik ve birlikte bu topraklarda yaşama, bu toprakları yeşertme umuduyla..

KorsanKalem 23.30 14.03.2014