taht
Yenildiğim her oyunun ardından, bir kere daha yenilmek üzere saldırdım inatla! Yine yenildim, yine, yine ve yine… Sonra top patladı, sapanın lastiği koptu, bisikletim ortadan ikiye ayrıldı ve düştüm; dizlerim ve dirseklerim parçalandı, çeneme altı dikiş atmak zorunda kaldılar. Çenem büzüldü. Hiçbir şey, hayatımda hiçbir şey acıtmadı canımı, hırsın ve zirvenin kurtlarından başka! Ama boş verdim. Çünkü gereksizdi benim hayatımda bu mücadeleler. Ben bir çiçeğin ne kadar narin olduğunu anlatma derdindeydim. Bir çiçek diyordum, ne kadar da narin… Boş gözlerle bakıyorlardı yüzüme ve ben yüzümden, dilimden, gözümden utanıyordum!

Yatağın bir yanında kirli çamaşırlarla temizler birbirine karışmış bir halde durmaktayken, çamaşırların etrafı da okunmayı bekleyen dergiler ve kitaplarla kuşanmıştı. Ben de boşalttığım bir yanında uyumaya çalışıyordum. Bu koca yatak boş durmuyordu, yanımda gereksiz olan her şey uyukluyordu. Sanırım yalnızlığın psikolojik sonuçlarıydı bu. Oysa ben yalnızlığa alışmıştım. Yani düşünüyordum. O kalabalıkların içinde dimdik yürüyen yalnız bir adamdım. Anlatılanları dinleyen ben değildim. Yüzümdeki göstermelik gülüşle, sadece onaylıyordum karşımdakileri. Kafamın içinde bir dünya vardı ve yeryüzünden on kat daha hızlı dönüyordu. Tutamıyordum. Durduramıyordum dünyamı!

Çocukken kurduğum düşlerin hiçbirisini gerçekleştiremedim ben. Tuvalette geçirilen zamanlarım uzayıp duruyordu ve annem endişeleniyordu –bu çocuk yine mi hayal kuruyor diye! Yine hayal kuruyordum, olmayacak dualara âmin dediğim için uzaklaştım camilerden. Ki bir gün köyde siyah sakallı hocanın –sarı sakallı hoca da vardı aynı zamanda- yıkadığı merdivenlerden yuvarlanmıştım. Nefesim ilk o zaman kesildi. İlk o zaman ölebileceğimi anladım. Ve bir daha hiçbir şey için hiçbir kimseye yalvarmadım. Var olan tüm acılar ortadaydı zaten. Yaşanan tüm her şey insanın vicdanını sızlatıyordu. Bir sürü kural koyan vardı ve hiçbir kural mutluluk getirmiyordu. Kuralsız sevmelerimin nedeni bundandı sanırım. Ben var olan kötülüğe savaş açmıştım. Benim acım umurumda bile değildi. Zira insanlık kan ağlıyordu. Kendimin ve çevremin, ya da bulunduğum grubun çıkarı için çalışmak insani değerlerime sığmıyordu. Oysa öyle bölünmüştük ki; din, dil, ırk, renk, kaş, göz, burun, kulak… Herkes, kendi toplumunu övüyordu. Herkes ne kadar iyi, ahlaklı, özgür, güçlü, akıllı olduğunu anlatıyordu. Dört bir yanda üstünlük kurmaya çalışan bu nitelikli toplumlar, birbirini kırıyorlardı savaş meydanlarında. Ben hiçbirine inanmadım. Dünyaya gelirken hepimiz bir annenin rahminden çıkıyorduk ve hemen ardından aynı ses tonuyla ağlıyorduk! Nasıl olur da farklı olabilirdik? Nasıl olur da bu savaşları yapabilirdik? Ama insan, zirvenin büyüsüne dalıyordu. Tahta kurulmak en büyük düşü oluyordu. Bu tahta; bir ülkenin en büyük siyasetçisi, bir okul müdürü, kimi zamansa bir patron oturuyordu. Tahtlar değişse de, zulüm ortaktı. Gücü elinde bulunduran, güç yoksunu herkesi aşağılamaya başlıyordu.

Saçmalıyorum! Bunları anlatmamalıyım! Bunları anlatsam da, anlamayacaksınız! Oradaki bir cümleye takılı kalacak zihinleriniz. İçinize sindiremeyeceksiniz bu cümleyi. Çünkü içinde yaşadığınız toplum yargılarınızı kontrol etmekte. Sizden farklı olana tahammül etmeniz imkânsız! Ben her şeyin farkına vardığımda, önce tahammül etmeyi öğrendim. Bütün aykırılıkları tek tek kazıdım içime. İsyankâr ilan edildim belki. Ama yalnız bir doğru, kalabalık bir yalnızlıktan iyidir. Dışlanmayı kabul edince insan, her şeyi göze alabiliyor. Gece yatağa huzurlu bir şekilde girmeye başladığım andan itibaren, ızdırap yüklü uykularınız için çok üzüldüm. İnsan gündüz tüm yalanlarla yaşayabilir evet! Ama yatağa yalanların yükü çöker ve o uyku hiçbir zaman dinlendirmez! İçinizde dindirilemeyen bir ses vardır. Yalancı! Yalancı! Yalancı! Yinelenip durur ve susmak nedir bilmez!

KorsanKalem 03.45 04.07.15

Kategoriler: Eskiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir