FullSizeRender

 

Pencere kapandı. Camı ortasından çatlamıştı. Bantla tutturmuşlardı. Boydan boya çatlak, her açıp kapatmada daha da büyüyor olmalıydı. Kadın sabah demlediği bayatlamış çaydan bir fincan doldurdu. Açık koymuştu. Başka türlü dayanamazdı yoksa. Sigara paketinden son sigarayı aldı ve gazı bitmek üzere olan çakmakla yakmayı denedi. İlk deneme başarısız oldu. İkincisinde yakmayı başardı. Gazı dolu da olsa, ilk denemede yakamazdı sigarasını. Derin bir nefes aldı. Ciğerlerini yaktı sigaranın dumanı. Ardından bir yudum aldı fincandaki çaydan. Boş gözlerle mutfaktaki kirli bulaşıklara bakındı. Masanın üzerinde duran radyoyu, en son ne zaman çalıştırdığını düşündü. Hatırlayamadı. Gözü o an penceredeki banda takıldı. Sigarasından bir soluk daha aldı. Gözlerini pencereden ayırmadan elini masanın üzerindeki fincana götürdü. Ancak eli fincana çarptı ve fincan devrildi. Boş gözlerle çayın masa örtüsünden yere dökülüşünü izliyordu. Yağmur dindikten sonra saçaklardan süzülen yağmur sularını hatırladı o an. Gittiğinde, Ona o pencereden baktığında da yağmur yeni dinmişti. Tüm öfkesiyle pencereyi kapattığında, cam çatlamıştı. Günler geçmişti. Aylar, yıllar… Acısı ve mutsuzluğu, camın çatlağıyla orantılı bir şekilde büyümüştü. Ve ardından çatlağı bantlamış, acılarını görmezden gelmeye başlamıştı. O gün her şey sistemli bir şekilde oluyordu. O gün her şey mutsuz ediyordu. Çatlaktan sızan soğuk hava, boynuna halkalar yaparak dokunuyordu. Yeniden bantlamalıydı. Bu çatlak çok oluyordu!

Mutfaktan çıkarken, zemindeki tahta döşemeler gıcırdadı. Ve aklına salonun kapısı geldi. Gitti kapıyı açtı. Şaşırmamıştı. Kapı gıcırdıyordu. Salonun kapısını istisnasız her ay, O yağlardı. Tahammül edemiyordu kapının gıcırdamasına. O gittiğinden beri, salonun kapısını açmadığını fark etti. Gözleri doluyordu, ama ağlamayacaktı. Bu gün ağlamamalıydı. Sonra gözleri, salon penceresinin önündeki saksılara takıldı. Birlikte almışlardı o saksıları. Birlikte ekmişlerdi rengârenk menekşeleri. Hepsi kurumuştu. Hepsi ölmüştü işte… Salondan koşar adım çıktı. Çıkarken kapıyı sert çekmiş olmalıydı ki, kapının üzerinde bulunan cam kırılarak koridora saçıldı. Koridordan uzaklaştı. Yatak odasına gitmeliydi. Yatağa kapanmalıydı. Bu gün bitmeliydi. Yarın hiç gelmemeliydi ve dün yaşanmamış sayılmalıydı. Yatak odasına girdiğinde telefonuna bir mesaj geldi. Mesaj Ondandı…

“Nasılsın? Ben kötüyüm. Yıkık dökük. Eskiyi andık bugün dostlarla. Ne güzelmiş o günler…” yazmıştı.

Cevap olarak; “Şimdi gel desem. Biliyorum koşa koşa gelirsin bana. Ama gel demem artık. Gel desem, gelsen, eski sen olmazsın ki zaten. Eski ben değilim artık ben…” yazdı.

Tam üç saat… Üç koca saat telefonun ekranına bakarak geçti. Cevap vermedi giden. Kalan, daha da kırıldı. Camın çatlağı daha da büyüdü o an.

Sonra gecenin bir vakti, mahallenin birinde; bir kadın mutfak penceresine, bir fotoğraf makinesi fırlattı. Cam kırıldı, mahalleli pencerelere çıktı. Fotoğraf makinesinin ekranı açık kalmıştı. Bir çocuk makineyi aldı ve makinenin ekranına baktı. Ekranda bir kadınla bir erkek, ellerinde saksıların içinde menekşeler vardı.

Mutsuzluk hep vardı. Mutsuzluk, pencerelerin çatlak camlarından sızdı evlerimize. Gözlerimize sığındı, gözyaşlarımızdan yayıldı ve eski fotoğraflarımızın bir köşesinde saklandı usulca. Mutsuzluk hep vardı kırık kanatlarımızda, yenik omuzlarımızda, dağılmış suratlarımızda… Mutsuzluk hep vardı, görmek istemedik sadece…

KorsanKalem 16.08.15 04.25

Kategoriler: Eskiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir