melek-yaralı

Kafamı kuma gömüp bedenimi açıkta bıraktığım bir gün, baldırımda hissettiğim acı tüm vücuduma yayıldı. En son ne zaman kanadım, hatırlamıyorum. Ama kanadımı kopardıkları günü hatırlıyorum. Gökyüzünün en ulaşılmaz dediğim noktasından aşağı doğru süzülürken, kanadım olmadan yaşayamayacağımı zannediyordum. Fakat yaşadım… Yaşamak buysa, yaşadım…

Tasviri güç anlar vardır. Benim yere çakılışım da bunlardan birisi olmalı. Çünkü karanlık bir odada yıllarca esaret çekmiş bir mahkûm edasıyla açtım gözlerimi. Bir kanadım bedenimden ayrılmış, yanı başımda duruyordu. Gökten yere intikal edişimi bu yüzden anımsamıyorum. Bunun için üzgün müyüm, pek değil! Hayatının en kötü anını hatırlamayı kim ister ki!

Unuttuğumuzu sandığımız, ama kabuk bağlayan yaralarımızın sızılarına alıştığımız o kutlu yaşamlarımızda sürüklenirken; bir süre sonra iyi ve kötü ayrımını yapmak güçleşiyor. İşte baldırım kanarken, ben de o dayanılması güç acıyı bir kenara bırakıp kafamı kumdan çıkardım. Bir süre sonra yaptığın ahmaklıkların da farkına varıyorsun… Ben de vardım. Kafamı kurtarmam, topyekûn bir kurtuluşu sağlamıyormuş…

Karşımda, yüzüne aciz bir gülümseme takınmış avcı kılıklı bir korkak duruyordu. Silahındaki kovanları boşaltırken, ilk atışta boşa salladığının farkına vardım. Eğer bir avcıysan, ilk atışta vurmalısın. Çünkü ihtimaller, bazen mazlumun yanındadır! Ben de o ihtimale sığınmanın tam vakti diye düşünüp aksak bir koşuşturmacaya koyuldum. Attığım her adım canımdan can alıyor, ama umudu körüklüyordu… Umut bir yanıyla, hayata tutunmanın ilk koşuluydu.

Ardımdan yapılan atışlar, yanı başımda patlıyor ve yüzüme sıçrayan toprak parçaları umudumu körüklüyordu. Beynimiz, kaçarken soru sormayı bir kenara bırakıyordu. Nereye gidebilirdim, nasıl koşmalıydım, benden ne istiyordu… Bunların hiçbirisini kaçarken sormadım. Kaçarken, aklımda sadece kaçmak vardı. Gerisini ucuz bir teferruattan ibaret olarak görmüştüm. Ardına bakmadan kaçmaya çalışan yaralı bir şeydim. Ama şeytan ayrıntıda gizliydi. Avcı kılığına girmiş bir şeytan, son nefesimi vermem için bütün gücüyle çabalıyordu. Ve barut kokusu, iyot kokusuyla sevişmeye koyuluyordu.

Sonra birden durdu her şey… Silah sesi kesildi. Koşamadığımı fark ettim. Hatta bir anda çöktüm olduğum yere. Yanıma yanaşan avcının ta kendisiydi. Gözlerim gökyüzünün maviliğine takıldı. Tepemizde uçan martıları gördüm. Sesleri bir çığlığı andırıyordu. Onları selamlamak istercesine, tek kanadım çırpınıyordu. O an, uçmak istediğim için mi; yoksa bedenime saplanan fişeğin etkisiyle mi çırpıyordum kanadımı bilemiyorum. Nitekim avcının galibiyeti, benim mağlubiyetimi doğurdu.

Bedenimden süzülen kanın sıcaklığı, içimdeki soğuğu ısıtamıyordu. İçim her an daha da soğudu… Kaybeden ben miydim, beni vuran mıydı, yoksa tertemiz bir ruhu kirleten bu dünya mıydı bilemiyorum… O anla ilgili; gökyüzünün eşsiz maviliğini, tepemde çığlıklar atarak uçan martıları ve sesini işittiğim avcının hayret dolu cümlelerini hatırlıyorum…

– Bu bir melek! Tek kanatlı bir melek! Naptın Ali Abi! Bir melek vurmuşsun!


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir